Yıl 2005… Yoğun bir iş temposunun içinde kaybolmuş, gecem gündüzüme karışmış iken bilgisayarımı açmamla karşıma bir tur ilanı çıkıverdi. Belki de o zaman ilk kez tur yapan Boyner Tur safari için Kenya’ya götürüyordu! O zamanlar öyle uzaklara gidişler henüz revaçta değil. Bilinmedik rotalar biraz ürküntü veriyor. Hele ki Afrika! Ama ilanı açar açmaz kalbime gelen sesi bugün gibi hatırlıyorum. ‘Git!’. ’Orası hayallerinin Afrika’sı, Kenya!’

İlanı görmem ile turu satın almam arasında pek de zaman geçmedi. Kara Afrika turuna tek başıma katılıyordum. Konuştuk müşteri temsilcisiyle, ‘eğer uygun biri olursa odayı da paylaşabilirim’ dedim. Hayallerimdeki Afrika bana çok güzel bir insan da kazandırmış oldu böylece. Öyle ki sonrasında bir melek gibi hayatımıza dokunup, babamın hayatını kurtaracaktı geçirdiği kalp krizi sırasında.. Boşa denmiyor hiç bir şey sebepsiz değil diye…

4 Kasım 2005, başkent Nairobi ile başladı seyahatim. O zamanlar Afrika’ya direk uçuş yok, Mısır aktarmalı gidiyoruz. Mısır’da durup yolcu aldık. Kalkış sırasında son anda kafamı çevirmemle aşağıda dizilmiş Mısır Piramitlerini görüverdim. Ne yazık ki son anda olunca değil fotoğraf makinası, gözümle bile saniye kadar kısa idi bu görüş. Zaten o sıralarda minik bir kompakt makine ile fotoğraf çekiyordum. Böyle bir fotoğraf cennetine bu makine ile gitmenin ne büyük bir eksiklik olduğunu yolculuğun ilk günlerinde anlayacaktım. Ama bu da bir daha gitmek istememe vesile olacaktı tabi!

Geceleme uçakta geçti ve 5 Kasım’da Nairobi’de Jomo Kenyetta Uluslararası Havalimanı’na indik. Tüm Afrika gitmeden önce bazı önlemler almayı gerektiyor ve yapılması gereken bazı aşılar var. Ben de Karaköy’deki Sağlık Merkezinde Sarı Humma aşısı oldum ve sıtmaya karşı bir antibiyotik başladım. Tabi yanımda taşıdığım onlarca sinek ilacı da korumayı artırmanın diğer yoluydu.

Havalimanında elli dolar karşılığı Kenya vizesi alarak geçiş yaptık. Çok güzel insanların olduğu bir gruptu bizimki. Ankara’dan tura katılan doktor ve ailesi, onların diğer arkadaşları, Sibel ve ben. Bizi ellerinde çiçekten kolyelerle yerel rehberlerimiz karşıladı. Boyunlarımızda çiçeklerle hemen bir ‘hoşgeldin’ fotoğrafının ardından, aracımız doğrudan Masai Mara’ya yola koyuldu.

Kenya havaalanında çiçeklerle karşılandık

Bir yanda çılgın bir fakirlik, çamurdan yollar, diğer yandan duvarlardaki Coca-Cola reklamları bende ilginç bir tezat duygusu yaşattı. Sanırım genel bir Afrika görüntüsü bu…

Her şeye rağmen Coca-Cola…

Onca fakirliğe karşı, doğa çok güzeldi. Özellikle de mor çiçekler açmış ağaçlar (Flame Trees), bozuk ve çamurlu yolların iki yanına sıralanmış, masmavi gökyüzü ve bembeyaz bulutlarla çok hoş bir görüntü yaratıyordu.

Siana Intrepids Camp, Great Rift Vadisi’nin etkileyici görüntüleriyle Masai Mara bölgesinde kalacağımız yerdi. İçeri girince bambaşka bir dünya karşılıyor size. İngilizlerin elindeki işletmelerin hemen hepsi adeta bir cennet. Rengarenk çiçekler, müthiş bir manzara, cıvıl cıvıl kuşlar, ortalarda salınan tavus kuşu ile aklın alamayacağı bir güzellikle karşılaştık.

Öğle yemeğinin ardından ilk safarimizi ve Masai Köyü ziyaretimizi yaptık. Üstü açık bir minibüsün içinde, rangerlerin ellerindeki telsizden anonsları takip ederek, nerede aslan, zürafa varsa oralara koşturup duruyorduk. Tüm yolculuktaki hedef ‘Büyük Beşli’ yani aslan,zürafa, buffalo, leopar ve fil görmek!

Gelmekle ne kadar doğru bir karar verdiğimizi bir kere daha anlamış oldum. Bambaşka bir coğrafya ve benim için yepyeni bir kültür… Masai Köyü, UNESCO tarafından korumaya alınmış. Kadınların kıyafetleri ve takıları muazzam. Tahtaları birbirine sürterek ateş yakma ve dans gösterisi yapıyorlar. Dans gösterisi sırasında yerlilerin nasıl bu kadar yükseğe zıpladıklarını hala anlayabilmiş değilim.

Sadece Masai Köyünde değil, konaklama yaptığımız her otelde her akşam mutlaka bir Masai gösterisi de izledik. Tabi bunlar son derece turistik gösteriler… Beş sene sonra yeniden gittiğimde yine aynı kabilede, aynı gösteriyi izledim. Üstelik bu sefer daha teknolojiktiler, artık cep telefonları da vardı.

Gecelemeyi otelimizde (Mara Sopa Lounge) yaptık. Ertesi sabah için balon turu (o sıralar fiyatı 375 avroydu) önerdiler ancak ben katılmadım. Katılmak isteyenler iin balon sabah 5.30 civarı havalanıyor ve Mara nehri üzerinden yaklaşık bir saatlik bir uçuş yapılıyor. Uçuş sonrası tüm balon turları gibi şampanyalarla kutlanıyor. Doğrusu Serengeti zamanı buraları balondan izleyip, hayvanların göçüne tanık olmayı hala çok istiyorum.

Sabah gün doğumuyla kalkıp zengin bir kahvaltı sofrasına oturmak çok keyifli. Özellikle de tropik meyveler bu sofraların vaz geçilmezi. Kahvaltının ardından Masai Mara’da yeniden büyük beşlinin peşine yollara düşüyoruz. Safari heyecanı bambaşka. Daha önce belki hayvanat bahçesinde maalesef kafeslerin arkasında gördüğümüz hayvanların doğal yaşamındayız şu anda. Ve şartlar tersine dönmüş durumda. Bu sefer serbest olan onlar, bizse araçların içinde hapis durumdayız aslında.

Mara’da, aslanlar, zürafalar, antiloplar ve çitaların rahatlıkla gözlenebiliyor. Eğer şansınız varsa gergedan ve leopar da görebilirsiniz. Aslanların ziyafetine ya da karnını doyurmuş bir ağaç üzerinde tembel tembel yatan bir leopara rastlamak olası. Her yıl Temmuz-Eylül arası bu topraklar muhteşem bir göçe de ev sahipliği yapılıyor. Serengeti olarak bilinen göç, özellikle fotoğraf gönüllülerine havadan inanılmaz görüntüler sunuyor.

Masai Mara ya da yerlilerin dediği gibi Mara’dan, Ngama tepelerinin ve gün batımının sergilediği muhteşem manzara eşliğinde otelimize dönüyoruz. Her gün yeni bir heyecan, acaba yarın neler göreceğiz?

LAKE NAKURU VE FLAMİNGOLAR

7 Kasım sabahı yine güneşin doğumuyla beraber uyanıp açık büfe ve bol ananaslı bir kahvaltı yaptıktan sonra, dört saatlik bir yolculuk için Lake Nakuru (Nakuru Gölü)’ya doğru yola çıktık.

Yol üzerinden Nyahuru şelalerinde bir fotoğrağ molasının ardından, konaklama yapacağımız Lake Nakuru Lodge’a vardık.  Hoş geldin içkileri ile karşılandıktan ve öğle yemeğinin ardından 1961 yılında ulusal park ilan edilen Lake Nakuru Milli Parkı için yeniden yola çıktık. Ormanların arasından yaptığımız yolculukta, göle yaklaşırken gördüğüm manzara beni çok şaşırttı. 200 kilometrekarelik bir alanı kaplayan gölün üzeri pespembe gözüküyordu uzaktan. Yaklaştıkça bunun on binlerce flamingo olduğunu gördüm. Bu arada flamingoların en iyi izlendiği yer Baboon tepesi.

Ne yazık ki, küçücük bir kompakt makine ile gittiğimden bu fotoğraf cennetinden böyle fotoğraflar ile dönmüştüm.

2005 yılında burada yaşayan flamingoların sayısı iki milyon olarak tespit edilmiş. Ama ne yazık ki 2010 yılında yeniden gittiğimde, flamingoların sayısı kuraklık yüzünden çok azalmıştı. Açlık yüzünden bir kısmı ölmüş, bir kısmı da göç etmiş. O an için ne kadar şanslı olduğumu ve nadir görülebilen bir şeye şahit olduğumu anlayamasam da bugün hiç değilse bir kere gördüğüm için şükrediyor ve nesillerinin çoğalması için dua ediyorum.

Sadece flamingolar değil elbet, pelikanlar ve yüzlerce kuş türleri, nesli tükenmekte olan siyah ve beyaz gergedanlar, impala, buffalo, aslan gibi bir çok hayvan türünü gözleyebildik. Tek kelimeyle muhteşemdi, adeta bir belgeselin içinde gibiydik!

Ertesi gün, Aberdare bölgesine yola çıktık. Yolculuk sırasından unutulamayacak manzaralar bizleri bekliyordu. Thompson Şelaleleri mola verdiğimiz yerdi ve elimdeki küçük makina ile fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Hediyelik eşya tezgahlarının olduğu yerde, yerliler sizinle fotoğraf çektiriyorlar. Onlarla fotoğraf idare ederdi, ama şelalenin fotoğraflarını çektiğimde buralara bir daha; fotoğraf eğitimleri ve iyi bir makina alarak gelebilmeyi diledim.

Öğle yemeğimizi The Ark’ta Aberdare Country Club’ta aldıktan sonra, tesise ait özel araçlarla The Ark’a hareket ettik. Kasım 1969 yılında açılan Ark, Yasabara su havsazının üzerine kurulmuş ve burada ağaçların üzerine kurulmuş numaralı izleme balkonlarından, su içmeye ve yıkanmaya gelen hayvanları gözleyebiliyorsunuz. Özellikle geceleyin, sizin gitmenize gerek kalmadan hayvanlar buraya gelince, oturduğunuz yerden bu doğal yaşamı izleme şansınız var. Gecelemeyi de buradaki ağaç evlerde yapacak olduğumuzdan yanımıza sadece ihtiyacımız olan bir iki eşyayı almıştık.

YOLCULUK KENYA’NIN EN GÜZEL DAĞINA: MT. KENYA

Yeni gün, yeni bir macera bizi bekliyordu. Abardare Country Clup’tan eşyalarımızın kalanını alarak Aberdare Dağlarını izleyerek Mount Kenya bölgesine doğru yola çıktık. Konaklama yerine gelmeden ‘Ekvator’ çizgisi üzerinde bir mola verdik. Çizginin kuzey ve güney yarı kürede nasıl etki yaptığı göstermek için su dolu bir kaba çubuklar koydular. Sonuçlar oldukça şaşırtıcıydı. Kuzey yarı kürede saat yönünde dönerken, güneyde tam tersi yönde dönmeye başladılar. İlginç bir gözlem be Ekvator çizgisinde denenmeli bence…

Mt. Kenya Safari Club, Kenya’daki doğa ve lüksü birleştiren belki de en güzel tesislerden biri belki. Kenya Dağı tam karşınızda ve faydalanılabilecek bir çok aktivite var. Ata binebilir, golf, kriket, masa tenisi oynayabilir, hayvan barınağını ziyaret edebilir, havuzda yüzebilir ya da sağlık merkezinden faydalanabilirsiniz.

1950’li yıllarda avlanmak için Kenya’ya gelen ünlü Hollywood yıldızı William Holden, burayı gördüğü anda ‘dünyada gördüğüm en güzel yer’ demiş ve satın almış. Aynı zamanda jet-setin de buluşma noktası olan klübü burada 1959 yılında, Amerikalı Ray Ryan ve İsveçli finansör Carl Hirschmann ile ortak olarak kurmuş. Sadece davetle üye olunabilen klübün üyeleri arasında Ava Gardner, Bing Crosby ve Winston Churchill dahi varmış.

YAVAŞ YAVAŞ DÖNÜŞ YOLU

Yolculuğun büyük bir kısmı geçmişti. Artık son iki güne girdiğimizde, Sweetwaters Koruma Alanı bizi bekliyordu. Sweetwaters Koruma Alanı, dönüş yolu üzerindeki diğer bir uğrak noktası. Mt. Kenya’nın buzlu tepelerinin altında Ol Pejeta Ranch ‘reserve’inin içinde, Ekvator çizgisi üzerinde 24bin hektarlık koruma alanı, tropikal bitkilerin ve vahşi yaşamın beslenme alanı.

Kenya Dağı (Mt. Kenya) ile Aberdare bölgesi arasında 444bin dönümlük bir alanda kurulmuş olan Ol Pejeta, aynı zamanda birçok nesli tükenmekte olan vahşi hayvan türüne de ev sahipliği yapan bir koruma alanı. Özellikle siyah gergedan, Gravy’s Zebra ve Jackson’s Antilobu gibi nesli tükenen ve çok nadir görülebilen hayvanları barındıran Kenya’nın bu zengin doğal yaşam alanı, Doğu Afrika’daki en büyük siyah gergedan ve Kenya’nın tek şempanze barınağını da içinde bulunduruyor.

Nairobi’ye çok yakın bir ‘reserve’ yani koruma alanı, sadece iki buçuk saat uzaklıkta ve 250 kilometre kuzeyinde. Dünyada bir şehrin bu kadar yakınındaki tek doğal yaşam parkı, ‘Büyük Beş’i görmek için ideal parklardan biri.

Morani’s Boma– Siyah gergedan Morani, annesi kaçak avcılar tarafından öldürüldüğünde yanında bulunmuş. Sweetwaters Koruma alanine getirilen Morani, 24 saat koruma altında bu reservde yaşıyor.

Sweetwaters Şempanze Sığınağı (Sweetwaters Chimpanzee Sanctuary) – 200 hektarlık sığınak, Sweetwaters Çadır Kampından 15 dakikalık sürüş mesafisinde. Nesli azalmaya başlamış olan şempanzeleri koruma amacıyla korulmuş sığınakta, o gün için 24 şempanze ve iki bebek vardı. Ziyaret saatleri dışında giriş yasak.

Çevreyi gezdikten sonra Rhino Restaurant, Avrupa, Asya ve Afrika mutfağının değişik lezzetlerini tattığımız mola yeri oldu.

Yeniden başlangıç noktamıza, Nairobi’ye doğru yola çıktık. Yaklaşık iki buçuk saatlik bir yolculuk sırasında Thika Köyü’ne uğrayarak ananas ve kahve bahçelerini ziyaret ettik. Elspeth Huxley’in ünlü kitabı ‘The Flame Trees of Thika’ ile ünlenen köyde pek de bu ağaçlardan olmasa da, ananas ve kahve bahçelerinin kalbi diyebiliriz.

Nairobi Intercontinental Hotele eşyaları bırakır bırakmaz, Nairobi’nin en meşhur restoranı Carnivore için tekrardan otelden ayrıldık.

Sanırım Kenya’ya gelip de burada yemeyen yoktur. Meşhurluğu çeşitlerinden ve bu çeşitleri siz doyana kadar servis etmesinden geliyor. Neler derseniz; yılan, kurbağa, timsah, boğa, zürafa, tavuk, dana, domuz gibi aklınıza gelen ve gelmeyen ne varsa içeriyor. Size bir bayrak veriyorlar ve siz o bayrağı yanınızdaki peçeteliğin üstüne dikene kadar durmaksızın servis ediyorlar. Fiyat fiks, ne kadar yerseniz yeyin tek ücret var.

Tamarind, aynı restoran zinciri ve deniz mahsulleri üzerine olanı. Biz gitmedik ama ününü duyduk.

HÜZÜNLÜ AYRILIK

Dünyada vahşi yaşamın devam ettiği, doğal manzaraların büyülediği ve kültüründen çok az şey kaybetmiş ülkeler artık çok azınlıkta. Kenya, doğal güzellikleri, ard arda sıralanan dağları, vadileri, gölleri, otlakları, sahilleri ve 50’ye varan yerli kabilesiyle bu ülkelerden biri.

Yumuşak iklimi, güleryüzlü insanları, çadırdan saraylara kadar çeşitli fiyat ve konforda konaklama imkanları ile size uygun mutlaka bir seçenek buluyorsunuz.

Kenya aynı zamanda ilginç mozaikleri birleştiren bir ülke. Tabi bu tezatlar karşısında içiniz de acımıyor değil. Bir yandan son derece lüks işletmeler, diğer yandan sokakta hayat mücadelesi veren çocuklar. Her şeye rağmen doğanın cömertliği sonucu, hem doğal, hem vahşi yaşam bakımından ise bir cennet…

Bu yolculuğumda hem Kenya’nın cesur insanlarını tanıma şansım oldu. Sadece ben değil, herkes farklı bir kültür ve coğrafyaya tanımanın mutluluğu ile döndü.

Sonrasında yeni fotoğraf makinam ve farklı maceralarım ile 2010 yılında yeniden geldiğim Kenya, umarım beni yeniden ve daha uzun kalarak yeni keşifler yapmak üzere davet eder.

3 Yorumlar

CEVAP VER