Ağustos ayındaki yoğun programdan sonra iki hafta ara verip, yine bir iş seyahati için çıktım yola. Bu sefer yönüm Göteburg !
Bu Göteburg’a ikinci gelişim. İstanbul’daki otuz beş derecelik sıcaktan çıkıp, on dereceye gelince iliklerime kadar dondum. Hemen bir taksiyle otele geçtim. Geçen gelişimde de bu otelde kalmıştım. ”First Hotel G” bence çok güzel. Güzelliği, Central Station’ın üstünde ama aynı zamanda da içinde olması. Öyle ki resepsiyondan odalara geçerken istasyonun üstündeki minik köprüden geçip, aşağıdaki koşturmacayi seyredebiliyorsunuz. Sanki hayatın içinde bir otel gibi.

Geçen seferki Göteburg ziyaretimden aklımda kalıp da vakitsizlikten yapamadığım bir şey var: Adalara gitmek! Şimdi öğleden sonram boş olduğundan hemen değerlendirmek istedim. Geçen gelişimde üç gün boyunca beş dakika ancak güneşi görmüştüm. Bu sefer yaza denk geldiği için adalar güzel olur diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Yaz burada çoktan bitmiş ve hava buz gibi.

Yine de aklımda kalmasın diye Turizm Ofisinden nasıl gideceğimi öğrenip, yola çıktım.

11 nolu otobüsü alıp son durakta indim ve oradan kalkan vapurla adaya geçtim. Vaktim az olduğundan ancak bir adaya gidebilirdim. Bu yüzden bilerek de değil tamamen içgüdüsel bir şekilde Branno’yu seçtim.

Adaya geldiğimde şaşırdım kaldım. Sadece bisikletler ve başka da hiç bir şey yok. Etrafta görünen insan da yoktu ve vapur da gitti. Ayaklarım nereye giderse oraya doğru başladım yürümeye. Yol beni mini minnacık bir meydana çıkardı ve orada bir restoranta. İçeri girince mest oldum. Sanki Pamuk Prenses ve yedi cücelerin evi. Yüz yıllık bir ev restorana dönüştürülmüş. Adeta evinizde yemek yiyorsunuz. Deniz mahsullu bir çorbayla başladım yemeğe. Karşımda yaşlıca bir çift, şarap içiyorlar karşılıklı. Çok hoşuma gitti. Yalnız başına taaa buraya kadar gelip yemek yiyen bir kadın da onların ilgisini çekmiş olacak ki, anlamadığım kendi dillerince bana bakıp bakıp konuşuyorlar.

Derken içeriye iki kişi daha geldi. Beni gören bir şaşkınlık geçiriyor, bu da nereden düştü buraya diye sanırım. Bu iki kişi  meğer yelkenli ile gezip gelmişler, buradaki herkesin tek eğlencesi olduğu gibi. Hemen başladılar benimle konuşmaya. Nereden geldim, ne yaparım, buraya nasıl geldim… (Şimdi ikisi de iyi arkadaşım bu arada.) Onlar da bana kendi hayatlarını anlattılar. Yarı adada, yarı şehirde olan yaşamlarını. Biri limanda çalışıyor, diğeri müzisyen. Sonra bana adayı gezdirdiler. Tepeye çıkıp kulenin ordan adaları ve hatta karşıda buz gibi duran Göteburg’u seyrettim. Ama hava o kadar soğuk ki içime işliyor. Durmak ne mümkün. Onların eşya taşımada kullandıkları üç tekerlekli tahta el arabasına koyup beni kıyıya götürdüler. İtiraf etmeliyim ki bu adaya gelirken bu kadar eğleneceğim aklıma gelmezdi.☺

Ne yazık ki kaybolan fotoğraflarım yüzünden bu keyifli adayı da gösteremiyorum ama Göteburg’dan elimde ilk seyahatimden kalanları yayınlayabileceğim ancak..

Son vapurla şehre ve otele geri döndüm. Ertesi gün sıkı bir toplantıyla gün başladı. Oldukça yoğun problemler vardı konuşmamızı gerektiren, yaklaşık saat 14.00e kadar da sürdü. Biraz öyle biraz böyle orta yolu bulduktan sonra, geri kalan vaktimde de şehiri gezmek istedim. Haga geçen sefer de geldiğimde çok beğendiğim buranın eski şehrinin en popular caddesi. Nostaljik kafelerle ve antikacılarla dolu minik bir sokak diyelim aslında. Önce biraz orada turladıktan sonra, merkeze yakın yerlere döndüm.

10150616572091977 1015061657222697710150618410956977 yatay goteburg20130617_0220 yatay goteburg20130617_0218 yatay goteburg20130617_0219yatay goteburg20130617_0235 yatay goteburg20130617_0229 yatay goteburg20130617_0226yatay goteburg20130617_0236 yatay goteburg20130617_0227 yatay goteburg20130617_0228yatay goteburg20130617_0230

CEVAP VER