Bir yanda deniz, doğa ve fiyordların yarattığı muhteşem bir manzara; diğer yandan Vikinglerin hazineleri… Pek çok müze, sanat evi, galerileri, restoranları ile kültür, sanat ve lezzetin buluşma noktası. Komşularına doğru çok az yol yapıldığında, gökyüzünü inanılmaz renklere boyayan Kuzey Işıkları… İşte Norveç’in başkenti Oslo, ziyaretçilerine tüm bunları vaat ediyor!

Oslo’nun silüeti bugün vinçlerle dolu gibi gözükse de, hızla büyüyen bu metropol aynı zamanda dünyanın en büyük yeşil şehirlerinden biri. Dünyanın en düşük karbon ayak izlerinden biri, mükemmel toplu taşıma araçları, yayalar öncelik tanıyan şehir planlaması ve yeşili gerçekten taahhüt eden gelişimiyle 2019 için Avrupa Yeşil Sermayesi olma şerefini kazanmış. Kent çok sayıda pastoral parka sahip ve merkezden sadece birkaç dakika uzaklıktaki Oslo fiyordlarının su yolları, adaları ve Nordmarka’nın kayak pistleri ve ormanları ile adeta kutsanmış.

Oslo Tarihi Vikinglerden İbaret Değil

Oslo fiyordunun bir zamanlar Viking gemileri ile dolu olduğundan şüphe yok. Ancak Oslo tarihinin esas başlangıcı, geçen bin yılın ilk asrında Hıristiyanlık döneminde, burada bir kale ve katedralin kurulmasıyla başlamış. Bugün dünyanın en sakin, en düzenli, yaşamak için standartları en yüksek şehirlerinden biri olmasına rağmen, Oslo’nun tarihine karanlık dönemler hükmetmiş. Ama buna rağmen daima yeniden inşa etme, icat etme ve hızlı dönüşümler olmuş.

Şehir, Kral Harald Hardråde tarafından 1049’da kurulmuş. Oğlu Olav Kyrre tarafından ise bir katedral ve ilgili bir piskoposluk kurulmasıyla bugünkü şehrin ilk tohumları atılmış. İlk kasaba, Bjørvika girişinin doğusunda kurulmuş, ancak 13. yüzyılın sonlarında yaklaşık 3000 vatandaş, King Håkon V’in Akershus Kalesi’ni batıdaki stratejik noktaya inşa etmesiyle buraya göç etmiş.

Maalesef, tüm Avrupa’yı felakete sürükleyen veba salgıbı, 1349’da Oslo’ya da gelmiş ve ülke çapında yaptığı gibi burada da nüfusun yarısını yok etmiş. Bu büyük acılar, gücün kiliseden Hansa Birliği’nin gelişmekte olan tüccarlarına kaymasına sebep olmuş. Büyük bir ekonomik ve sosyal dönüşüm dönemi de böylece başlamış. Alman ticaret örgütünün yükselişine karşı olarak İskandinav ülkeleri 1397’de Kalmar Birliği’ni kurmuş. 1536’da Norveç Danimarka’yla daha resmi bir koalisyona girmiş ve tüm siyaset ve savunma konularında simgesel bir başkent haline gelmiş. Ancak tarihi boyunca pek çok yangın atlatan şehir, 1624’te yanarak yerle bir olmuş.

Bugün bildiğimiz Oslo’nun temelini atan Danimarka Kralı Christian IV, şehri yeniden, bir Hıristiyan şehiri olan Akershus Kalesi’nin altına inşa etmeyi seçmiş, böylece daha kolay savunulabilecekmiş. Rönesans düzeni ruhuna göre dikdörtgen bir ızgara planı şeklinde bir şehir planı oluşturmuş ve ismini Christiania olarak değiştirmiş.

Bu şehir planlaması ve enfes 17. yüzyıl cadde manzaralarının bazıları günümüzde hala Akershus Kalesi ile Oslo Katedrali, Øvre Vollgate ve Skippergata arasındaki Kvadraturen (dörtlü) olarak bilinen alanda görülebilir.

Christiania, gelişen ağaç endüstrisi, gemi inşaatı faaliyetleri, ticaret ve ahşap ihracatı nedeniyle 18. yüzyılın sonlarında ekonomik olarak büyük ilerleme kaydetmiş. Norveç’in başkenti olarak resmi statüsü ise,1814’te Napolyon Savaşları’ndan sonra geri dönmüş. Kral Karl Johan, 1825’te Kraliyet Sarayı’nın yapımına başlamış, ancak güç koltuğu Stockholm’de kalmış. Bu tarihten itibaren, görkemli parlamento binası ve Norveç Bankası gibi şehrin devlet kurumlarının birçoğu inşa edilmiş.

Bu yeni keşfedilen siyasi istikrar ve ülkenin sanayileşmesi ile 1814’te 10.000 kişi olan nufüs, yüzyılın başında 230.000’e kadar artmış. Şehir merkezi ve yakınlarındaki mahallelerde binalar çoğalmış, fabrikalar açılmaya başlamış. Bugün nehir kenarındaki bu endüstriyel mahalleler, 1950’li yıllarda üniversite kampüsleri, sanat galerileri, restoran, kafe ve barlar ile Oslo’nun en bohem mahalleri haline dönüşmüş.

Nihayet, 1905’te İsveç kralı Oskar II, Norveç egemenliğini tanımış. Tahtta bulunan Haakon VII ile birlikte bir Norveç anayasal monarşisini terk edip ve eski haline getirmiş. Kralı, Kraliyet Sarayı’nda ikamet etmeye başlamış (torunları bugün hala orada yaşıyor). Böylece Christiania, Norveç Krallığı’nın ulusal başkenti ilan edilmiş ve 1925’te şehir orijinal Oslo olarak yeniden adlandırılmış.

I. Dünya Savaşı sonrası çevredeki kasabaların tahrip edilmesi ve banliyölerin yıkılması ile bugün gördüğümüz ormanlık şehri oluşmuş. Oslo her şeye rağmen, hala fakir kasabaymış. Ancak 1969’da Kuzey Denizi’ndeki Norveç’in kıta sahanındaki Ekofisk petrol sahasının keşfi ülkenin kaderini değiştirmiş. Ekonomi büyük bir gelişme ile patlamış, Norveç Avrupa’nın en fakir ülkelerinden biri iken, en zenginlerinden biri haline gelmiş. Oslo ise dünyanın en zengin ve yaşanabilir şehirlerinden birine dönüşmüş.

Terörün Yüzü: Anders Brevik

Anders Behring Breivik, 22 Temmuz 2011’de Oslo’da ülkenin siyasi sınıfına yönelik bir araba bombası patlatarak sekiz şehir çalışanı öldürdü ve daha sonra polis kılığına girerek Utøya adasındaki 69 İşçi Partisi üyesi aktivisti öldürdü.

Breivik daha sonra yakalandığında, Norveç ve Avrupa’yı Müslümanlar tarafından ele geçirilmekten alıkoymak için harekete geçtiğini iddia etti. Oslo büyük bir yas içindeydi. Norveç tarihindeki en ölümcül bu saldırı dünya çapında kınandı ve ülke Breivik’i kınamak ve cezalandırmak için birleşti.

Dünyanın En Büyük Heykel Parkı

Christiania dönemi boyunca çeşitli yazarlara da ev sahipliği yapan Oslo, tarih boyunca yaşadığı değişimlerin sonucunda bugün Kraliyet Sarayı, Parlamento Binası, Oslo Üniversitesi, Ulusal Tiyatro, Oslo Borsası gibi önemli simgeler ile popüler bir turizm noktası.

Bygdoy Yarımadası’nda Viking Gemileri ile deniz müzeleri, 200’den fazla heykelin sergilemesi ile ‘Dünyanın En Büyük Heykel Parkı’ ünvanını kazanan Vigeland Heykel Parkı, denize yansıyan görüntüsü ve modern mimarisiyle Opera Binası, Astrup Fearnley Müzesi, Oslo Katedrali, Nobel Barış Binası, bohem Grünerlokka mahallesi, 18. Yüzyılda yapılmış İskandinavya’ya özgü rengarenk çatılı küçük ahşap evlerleri ile Damstredet mahallesi ve Karl Johans CaddesiOslo gezilecek yerler listesinin başında geliyor.

Kentin hızla gelişmekte olan rıhtımının merkezinde, İskandinavya’nın en ikonik modern binalarından biri olarak kabul edilen görkemli Opera Binası bulunuyor. Oslo merkezli mimari firma Snøhetta tarafından tasarlanmış ve inşaatı 500 milyon avroya mal olan Opera Binası 2008’de açılmış ve Oslo fiyordlarında yüzen bir buzula benziyor. Oslo’da bu binaya gerçekten zaman ayırmak gerek ancak mimari bir deneyim olan bu modern olan binayı tam olarak anlayabilmenin en güzel yolu rehberli bir tur satın almak.

Vikingskipshuset yani Viking Gemi Müzesi, Vikinglere ait üç önemli gemi ve pek çok eşyayı sergiliyor. Savaşçı bir İskandinav halk olan Vikingler’den kalan ve 1100 yıl öncesine ait bu gemiler aslında denizde değil, ölen önemli devlet büyükleri ya da soyluların cenazesi için kullanılmaktaymış. Gemiler, yiyecek, içecek, mücevher, mobilya, arabalar, silahlar ve hatta birkaç köpek ve kendilerinde öteki dünyada arkadaşlık edecek bir kaç kişi ile birlikte toprağın altına gömülürmüş.

Müzede, 19. yüzyılın sonlarında Oslo fiyordlarında keşfedilen ve güzelce restore edilen Oseberg, Gokstad ve Tune adı verilen üç gemi ile Vikinglerden kalan eserler sergilenmekte. Müze bugün barbar olarak bilinen Vikinglerin, İskandinavya’da ortaya çıkan büyük koleksiyonunu sergileyerek, aslında sanata ve ince el işçiliğine olan düşkünlüğünü hatırlatıyor.

2013’te açılan Ekebergparken, Oslo’nun çağdaş bir açık hava sanat müzesi. Fiyord ve şehir manzarası sunan parkta, Louise Bourgeois, Marina Abramovíc, Jenny Holzer, Tony Oursler, Sarah Lucas, Tony Cragg, Jake ve Dinos Chapmanile Rodin, Maillol ve Vigeland’ın bir kaç geleneksel eserlerinin de dahil olduğu heykeller sergilenmekte.

Parkı düzgün bir şekilde keşfetmek için en az yarım gününüzün olması gerekir ve ziyaretinizin, olağan bir müze deneyiminden çok daha fazla bir hazine avı olacağını unutmayın. Ekeberg Merdivenleri, çok dik olmasına rağmen, nefes kesici bir manzara sunuyor ve çıkmaya değer. The Scream’a ilham veren ve 2013’te Abramovic’in tarafından yapılan Munch Spot ve İsviçreli dağ evi tarzı Lund’s House’da ziyaret edilebilir.

Vigelandsanlegget, Norveç’in en sevilen heykeltıraş Gustav Vigeland’ın olağanüstü heykellerinin sergilendiği bir açık hava vitrini. Park, heykeltraşa olan sevgi yüzünden asıl adı olan Frogner Park olarak değil, Vigeland Parkı olarak biliniyor. Dünyanın en büyük açık hava heykel müzesi olan park, tüm heykellerin aynı kişi tarafından yapılması dolayısıyla da dünyada ilk ve tek. Heykellerin en önemli özelliği ise, bir kaç istisna haricinde tüm çalışmaların tamamen çıplak insan figürleri olması.

İstatistiksel olarak Norveç’teki en gözde turistik mekanlardan biri olan Vigeland Park, 1920 ila 1943 yılları arasında yapılmış 212 granit ve bronz Vigeland eseri ile dolup taşıyor. Eserleri arasında en meşhur olanları, sakin yaşlı çiftler, çığlık atan bebek ve kibirli dilenciler. Bu heykeller, doğumdan ölüme, tüm yaşam evrelerini ve hayatta yaşanan neşe, hüzün, kızgınlık, kıskançlık gibi duyguları anlatıyor.

Serginin mimarisini ve peyzajını da hazırlayan Gustav Vigaland, kendisinden sonra sergiye hiçbir ekleme ya da değiştirme yapılmamasını vasiyet etmiş. Vigeland, ne yazık ki parkın son halini göremeden yaşama veda etmişse de, Oslo halkı vasiyetine hala sadık kalarak bu açık hava sergisine kendisinden sonra hiç bir ekleme yapmamış.

Edvard Munch’un dünyaca ünlü The Scream (Çığlık) adlı tablosunun da bulunduğu Ulusal Galeri (The National Gallery), Norveç’in en büyük resim ve heykel koleksiyonuna sahip. Müzede aynı zamanda Cezanne ve Manet’nin eserleri ile pek çok Norveçli sanatçının çalışmaları yer alıyor.

Bygdøy’de bulunan Norveç Halk Müzesi’nde (Norsk Folkemuseum), eski Norveç geleneksel hayatı bugün halen yaşatılmakta. Gol Stavkirke ve Obos çiftliğinin Wessels kapısı da dahil olmak üzere 160 bina bulunan bu açık hava müzesinde, eski Norveç yaşamı sürdürülüyor.

Burada gündüzleri çalışan ve eski yaşamı sergileyen halk ile dönemin elbiseleri, halk sanatı, sami kültürü ve kilise sanatı gözler önüne seriliyor. Kesinlikle görülmeye değer bir Norveç geleneği diyebilirim.

Oslo, aynı zamanda her sene Nobel Barış Ödülü sahibini belirleyen komite çalışmalarına ev sahipliği yapan Nobel Enstitüsü’nü de içinde barındırıyor. 2005’te açılan Nobel Barış Merkezi, Alfred Nobel hakkında bilgilerin yer aldığı, geçici sergilerin ve konferansların da düzenlendiği bir kültür-sanat merkezi görevi görüyor.

Dünyanın En Pahalı Şehri

Yaşanılacak en iyi imkanları sunmak, pek de kolay olmuyor elbet. İskandinavya’nın dördüncü büyük şehri olan Oslo, aynı zamanda dünyanın en pahalı şehirleri arasında.

İki kırmızı biber için ödediğim 60 lira bugün bile aklımda. Sakin, huzurlu ve düzenli Oslo, aynı zamanda Norveç’in en kalabalık kenti. Tüm bunlara rağmen, bugün dünyanın en çok yaşanılmak istenen ve üniversite için tercih edilen şehri Oslo, bence her zaman sessiz sedasız binlerce turisti ağırlamaya devam edecek.

 

 

 

 

 

CEVAP VER