Piramitlerin etkisinden henüz çıkmamışken havalimanına doğru yola çıkıyoruz.
Kahire’den kısa bir uçuşla Aswan’a geçiyorum. Burası, Mısır’ın güneyindeki “Nubia’nın kapısı” olarak anılıyor. Nil nehrinde cruise yolculuğum başlayacak ve ilk durağım: Philae Tapınağı

Aswan’da havanın kokusu bile değişiyor.
Daha kuru, daha sıcak…
Ve bir o kadar da sakin.

Aswan, Mısır’ın kaotik noktalarından çok farklı. Nil’in en yavaş aktığı yerlerden biri. Sanki burada her şey biraz daha ağır, biraz daha düşünceli ilerliyor.

Beklenmedik Dostluklar ve Dilin Gücü

Geceyi Basma Hotel’de geçiriyoruz. Tura geçtiğimden bu yana kaldığımız otellerin hepsi gerçekten çok güzel. Mısır’ın kaosundan oldukça uzak, hatta lüksü hissettiren yerler…

Sabah Basma Hotel’de kahvaltı yapmaya çalışıyorum ama midem ve bağırsaklarım hala oldukça kötü. (Ve ne yazık ki bu durum sonraki 10 gün boyunca da devam edecek!)

Geceyi otobüsle yolculuk ederek geçirenler perişan halde, sabah altıda otele varmışlar. Odaları da yok, kahvaltı hakları da tabii ki. Otobüs ne kadar konforlu olsa da 13 saat süren bir yolculuktan sonra herkes oldukça yorgun görünüyor.

Tura katılan herkes son derece candan. Ama iki sürpriz var ki beni gerçekten çok mutlu ediyor.

İlki Eli. İranlı, çok tatlı bir genç kadın. Herkes kendini tanıtırken benim “Türküm” demem ilgisini çekmiş. Yanıma geliyor ve İngilizce “Türk müsün?” diye soruyor. “Evet” dediğim anda Türkçe ‘Türkçe konuşalım mı’ demesin mi? Meğer Almanya’da yaşadığı ve çok Türk arkadaşı olduğu için Türkçeyi çok güzel öğrenmiş. Nasıl şaşırdığımı anlatamam. Bir o kadar da mutlu oluyorum tabi; kendi dilimde rahat rahat sohbet edebileceğim, üstelik de bu kadar tatlı biriyle tanışmış olmaktan…

İkinci sürprizim ise Daniela. Turda Taylandlı kadınlar da var; onlarla hangi dilleri bildiğimizi konuşurken, ben yıllardır İtalyanca öğrenme maceramı anlatıyorum. ‘Hep öğreniyorum, sonra kullanmadığım için unutuyorum’ diye dert yanıyorum.

Tam o sırada, çok tatlı, kırklı yaşlarında, İskoçyalı sarışın bir kadın bana sesleniyor:
“İtalyanca’da nasılsın?”

Ona da aynı hikayeyi anlatıyorum… Şimdi de o İtalyanca konuşmaya başlamasın mı? İkinci şokum!
İskoçyalı ama meğer babası İtalyan’mış ve 14 yaşına kadar İtalya’da yaşamış, sonra annesi İskoç olduğu için İskoçya’ya taşınmışlar.  Tabii ki hemen İtalya aşkı üzerine uzun sohbetlere dalıyoruz…

Sonrasında, tur boyunca Eli ve Dani ile çok güzel bir arkadaşlık kuruyoruz. Ayrılırken, dünyanın herhangi bir yerinde yeniden buluşmak üzere sözleşiyoruz…

Sabah Basma Hotel lobisinde Eli’yi görüyorum. O otobüs ile seyahat edenlerden… Sabah altıdan beri orada olduğunu söylüyor. Üzülüyorum; çünkü odamda iki tane çift kişilik yatak vardı. Keşke bilseydim… Bir duş alır, biraz uyurdu.

Philae Tapınağı’na Doğru

Ama yorgunluğa rağmen herkesin keyfi yerinde. Kahvaltıdan sonra yeniden otobüsümüze binip, beş yıldızlı cruise gemimiz Lady Mary’ye doğru yola çıkıyoruz.
Yine bir lüks otelden çıkıp, birkaç dakika içinde inanılmaz yoksul ve kirli mahallelerin içinden geçiyoruz.  Bir yanda yoksulluk, pislik ama yolun karşısı Nil ve üzerinde filikaların yelkenleri ile dingin manzarası! İşte Mısır’ın birbirine yüzde yüz zıt iki yüzü…

Gezgin Notu:  Bu bölüm, TourRadar üzerinden aldığım Timeless Tour programının Nil üzerindeki kısmı. Her detay düşünülmüş; sadece tapınaklar, tarih ve Nil’in ritmi var.
Nil Cruise deneyimini benim gibi konforlu ve rehber eşliğinde yaşamak isterseniz TourRadar Linkimden detaylara bakabilir, FatmaP50 koduyla indirim alabilirsiniz.

Aswan’a vardığımızda uzun günlerin yorgunluğu hala üzerimde.
Giza’nın kalabalığı, sıcak, bağırsaklarla yaşadığım tatsız sürprizler…

Ama Nil’i izleyerek yol aldıkça, garip bir şekilde içim sakinleşmeye başlıyor.

Nil Üzerinde Yüzen Bir Vaha: Lady Mary

Lady Mary beş yıldızlı, geniş güverteli, nehre bakan odalarıyla her detayı incelikle tasarlanmış bir Nil gemisi. Bugün başlayacak olan bu yolculuk, aslında binlerce yıldır aynı güzergahta ilerleyen bir rota.

Antik dönemlerde firavunların, tüccarların, askerlerin, katiplerin kullandığı su yolu…
Nil, Mısır’ın gerçek omurgası — hayatın başladığı ve sürdüğü yer.

Varışta bizi gemi mürettebatı karşılıyor ve hibiskus suyu ikramı ile ‘hoş geldin’ diyorlar bize. İkiye kadar gemide limanda kalıyor. Bu arada ben de gemiyi keşfediyorum. En üstte havuzlu oldukça geniş bir teras var. Benim 317 numaralı odam üçüncü katta. Orada bir de kuyumcu dükkanı var. En alt kat ise restoran. Masaya oturunca deniz ile aynı seviyede olmak biraz şaşırtıyor!

Gemiye yerleştiğim an, sanki Mısır’ın ritmi değişiyor.
Artık bavul taşıma yok, pazarlık yok, korna sesi yok.

Öğleden sonra gemi yavaşça limandan ayrılıyor. Öncesinde odama geçiyorum; yatağımı pencerenin yanına çekiyorum, bir çay demliyorum ve pencerenin önüne kuruluyorum. Gemi hareket ettikçe Mısır’ın bambaşka bir yüzü daha çıkıyor ortaya. Ayaklarımı uzatıp nehri ve etrafındaki hurma ağaçlarının yarattığı manzarayı izliyorum.

Sadece akan bir nehir ve onunla birlikte yavaşlayan bir zaman var.
Nil üzerinde yol almak bir ulaşım biçimi değil; adeta bir ruh hali değişimi.

Philae Tapınağı – Suyun Ortasında Bir Tanrıça

Gemimiz bir süre sonra yine bir limanda duruyor. Otobüs ile Philae Tapınağı’nın olduğu adaya geçeceğiz. Biletler 550 EGP. Biz daha önceden paraları toplu olarak Ash’e verdiğimiz için Ash’ın biletleri almasını bekliyoruz.  O sırada sürekli mal satmaya çalışanlar geliyor yine yanımıza, her şey bir dolar! (Öyle bağırıyorlar ama değil tabi.)

İskelenin üzerinde yine tezgahlar ve satıcılar var.
Bu küçük limandaki teknelerin de bir telaşı var. Biri yanaşıyor, biri kalkıyor! Sesler yükseliyor her bir tekneden.

Biz de kendi balıkçı teknemize biniyoruz. Yolculuk: Philae Tapınağı.

Tekne sahilden ayrılırken nehir çok güzel gözüküyor. Kıyılarda rengarenk Nubian köyleri, mavi kapılar, sarı duvarlar, çöl kumuyla karışmış pastel tonlar…

Bu bölgenin kültürü bile Mısır’ın kuzeyinden farklı; kendine özgü bir dil, müzik ve ritim var. Sakin sakin izliyorum kıyıları. Sanki kaç gündür gördüğümüz o kaotik Mısır değişti, başka bir hal aldı…

Motorun sesi Nil’in sessizliğini bölerken, uzaktan Agilkia Adası’nın üzerindeki o devasa sütunlar görünmeye başlıyor. İşte o an anlıyorsunuz; sadece bir binaya değil, binlerce yıllık bir efsaneye doğru gidiyorsunuz.

Philae Tapınağı – Isis’e Adanmış Son Kutsal Alan

Philae, Nil’in ortasında saklı bir ada tapınağı. Eski Mısır’ın son büyük dini yapılarından biri. M.Ö. 4. yüzyılda Ptolemaioslar tarafından başlatılmış, Roma dönemine kadar genişletilmiş. Philae’nin önemi sadece görkemi değil; burada İsis kültünün Mısır’ın çöküşüne rağmen en son terk edilen inanç olması.
Pagan ritüeller, Hıristiyanlık yaygınlaştıktan sonra bile 6. yüzyıla kadar burada devam ediyor.
Yani burası, Eski Mısır dininin son nefesini verdiği yer.

Tapınak, İsis’e adanmış.
İsis… Antik Mısır’ın “anne tanrıçası”, sihrin ve korumanın sembolü.

İsis’in Son Kalesi ve Aşkın Gücü

Rehberimiz Ash, tapınağın önünde durduğumuzda buranın önemini çok güzel açıklıyor. Philae, “Anne Tanrıça” İsis’e adanmış. İsis; sevginin, şifanın ve sadakatin sembolü. Ash tapınağın duvarlarındaki tasvirleri gösterirken, buranın neden “kadın enerjisinin ve aşkın merkezi” kabul edildiğini daha iyi anlıyorum. İsis ve Osiris’in hikayesi, aslında bildiğimiz tüm büyük aşk hikayelerinin atası gibi.

Efsaneye göre Osiris, Mısır’ı adaletle yöneten bilge bir kralmış. Ancak kardeşi Seth, kıskançlığın pençesinde öyle bir hırsa kapılmış ki, Osiris’i tuzak kurarak öldürmüş. Seth bununla da yetinmeyip, Osiris’in bedenini 14 parçaya ayırarak Mısır’ın dört bir yanına, Nil’in farklı köşelerine dağıtmış. Ama Seth’in hesaplayamadığı bir şey varmış: İsis’in sarsılmaz sadakati ve aşkı.

Mucizevi Bir Doğuş: Hiyerogliflerden İncil’e Uzanan İzler

Ash hikayenin en can alıcı noktasına geldiğinde hepimiz şaşırıyoruz. İsis, aylarca Mısır’ın tozlu yollarında, Nil’in sazlıklarında bıkmadan usanmadan kocasının parçalarını aramış. Her bir parçayı bulduğunda ona duyduğu aşkla kutsamış. İşte Philae Adası’nın önemi burada devreye giriyor; inanışa göre Osiris’in kalbi tam da burada bulunmuş.

İsis, bulduğu tüm parçaları bir araya getirmiş (ve bu sırada ilk mumyalamayı gerçekleştirmiş.) Ancak 14 parçadan sadece birini; yani yaşamın kaynağı olan penisi asla bulamamış. Hikayeye göre o parça Nil’in sularına düşmüş ve bir balık tarafından yutulmuş. Kendi kanatlarını kocasının bedenine gererek ona hayat nefesini üflemiş.

İşte tam bu noktada Ash, “İşte gerçek mucize burada başlıyor,” dedi. İsis, eksik parçaya rağmen sihirli güçlerini ve sarsılmaz aşkını kullanarak Osiris’i bir anlığına hayata döndürmüş. Fiziksel bir birleşme olmaksızın, tamamen ruhani ve mucizevi bir şekilde hamile kalmış ve oğlu Horus’u dünyaya getirmiş.

Hristiyanlık ve İsis Kültü

Ash bunu anlatırken çok ilginç bir bağlantı kurdu: Bu “mucizevi ve bakire doğum” hikayesi, binlerce yıl sonra karşımıza çıkacak olan Hz. İsa’nın doğumuyla ne kadar da benziyordu, değil mi?

Hatta Philae Tapınağı’nın duvarlarına dikkatli bakarsanız, kucağında bebek Horus’u emziren İsis tasvirlerini görürsünüz. Bu görüntünün, daha sonra Hristiyan sanatındaki “Meryem Ana ve Bebek İsa” (Madonna ve Çocuk) ikonografisine ilham kaynağı olduğu söyleniyor.

Eski Mısır inancı her yerde solmaya başladığında, hiyerogliflerin hala kazındığı, antik duaların hala fısıldandığı son yer burası olmuş. Hatta Hristiyanlık yayılmaya başladığında bile buradaki rahipler gizli gizli İsis’e tapmaya devam etmişler.

Duvarlara baktığınızda, o antik tanrı figürlerinin yanında erken dönem Hristiyanlık haçlarını ve sunaklarını da görüyorsunuz; tarih burada resmen katman katman üzerinize geliyor. Tapınağın en derinindeki o karanlık odalarda yankılanan duaları hala duyabiliyor gibi hissediyorsunuz.

Suya Gömülen Tarihin Kurtuluşu

Yürürken yerdeki taşların üzerindeki o küçük numaraları fark ediyorum. Ash anlattıkça hayretim bir kat daha artıyor. Meğer şu an üzerinde yürüdüğümüz tapınak aslında buraya ait değilmiş!

1960’larda Aswan Barajı yapıldığında orijinal Philae Adası sular altında kalmaya başlamış. Öyle ki, bir dönem tapınağın sadece en üst kısımları suyun üzerinde görülebiliyormuş.

İnsanlık bu mirası kaybetmemek için inanılmaz bir işe girişmiş: UNESCO önderliğinde tapınak 40.000’den fazla parçaya bölünmüş, her bir taş numaralandırılmış ve tıpkı dev bir yapboz gibi daha yüksekteki bu adaya, yani Agilkia’ya taşınmış.

Adanın kendisi bile orijinal Philae adasına benzesin diye özel olarak tıraşlanmış! O devasa taşların tek tek sökülüp buraya yeniden dikildiğini düşünmek, insanın azmine dair müthiş bir kanıt.

Tapınağın Gölgelerinde ve Hadrianus Kapısı

Tapınağın devasa giriş kapısından (pilon) geçtiğinizde, o meşhur sütunlu avlu sizi karşılıyor. Her bir sütun farklı bir bitki motifiyle süslenmiş; kimi papirüs, kimi lotus çiçeği… Orada öylece durup binlerce yıl önce insanların aynı sütunlara dokunarak İsis’ten yardım dilediğini hayal ediyorum.

Bir de “Hadrianus Kapısı” var ki, orası hiyerogliflerin dünyadaki son izini barındırıyor. Bilinen son hiyeroglif yazıtı MS 394 yılında tam da buraya kazınmış. Yani burası bir devrin kapandığı, binlerce yıllık bir alfabenin sessizliğe gömüldüğü yer.

Neden Philae?

Tapınağın en karanlık odalarında, o binlerce yıllık kabartmalarda İsis’in kocasını hayata döndürdüğü o anları görmek insanı gerçekten sarsıyor. Burası sadece bir taş yığını değil; “imkansız diye bir şey yoktur” diyen bir aşkın anıtı. Philae’nin bu kadar huzurlu ve mistik hissettirmesinin sebebi belki de binlerce yıl boyunca buraya gelen insanların bu büyük aşkın ve “yeniden doğuşun” enerjisini oraya bırakmış olması.

 

 

 

Ash, “İsis burada sadece bir tanrıça değil, her zorluğu aşan bir kadının sembolüdür,” dediğinde, etrafımdaki o devasa sütunlara bambaşka bir gözle bakıyorum. Bir kez daha anlıyorum ki Mısır’da hiçbir taş sadece bir taş değil; her birinin altında binlerce yıllık bir gözyaşı, aşk ya da zafer hikayesi saklı.

Giriş için ödediğim 550 EGP (Mısır Paundu), o filika yolculuğundan tutun da o taşların arasındaki yaşanmışlığı hissetmeye kadar her kuruşuna değdi. Nil’in ortasında, suların koruduğu bu “İnci”, Mısır seyahatimin en duygusal duraklarından biri olarak kalbimde yerini aldı.

Philae Tapınağı’ndan önüş yolunda yine Nil’in sessizliği, kuş sesleri ve hafif rüzgar ve yeni başlayan gün batımı eşliğinde Mısır’ın en büyülü anlarından birini yaşıyorum.

Akşam olduğunda tekrar cruise gemisindeyim.
Güverteden gün batımında nehirdeki filikaların yelkenlerini izlemek… Sanki bir Mısır filmi izliyorum gibi.
Turuncu, pembe ve mor tonlarının Nil’in üzerinde yavaşça kaybolması…

Günü Nubian dansları ile kapatıyoruz gemimizde… Yemyeşil kocaman gözleri olan, hafif tombul, gamzeleri ile tatlı tatlı gülümseyen dansçı kızın güzelliği ile…
Bugünden ve Philae Tapınağı’ndan aklımda kalan: İnançlar değişse de mucizelere duyulan ihtiyaç hep aynı kalıyor!

Bir Sonraki Bölüm: Nil’de Yola devam – Abu Simbel ve Kom Ombo Tapınakları

Önceki yazılar için : Mısır’da ilk iki günüm

Ve : Mısır’da 4. Gün: Giza Piramitleri, Sfenks ve Saqqara – Taşlara Yazılmış Güç

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.