Nil üzerinde geçen bir gecenin sabahı…
Geminin ağır ağır salınan ritmine uyanıyorum. Saat 03:00!
Bugün Mısır’ın en etkileyici iki tapınağını göreceğim: Abu Simbel ve Kom Ombo.
Ama bugünü farklı kılan şey, gördüklerimden önce yaşadığım bir konuşma oluyor.
Bir gece önce Abu Simbel’e gitmek için sabaha karşı 04:00’te konvoya katılmamız gerektiğini söylüyor Ash.
İlk anda anlamıyorum.
“Konvoy mu?” diyorum.
“Neden konvoy?”
Ash çok sakin bir sesle anlatmaya başlıyor.
Ve anlattıkları, Mısır’ın bugünkü güvenlik reflekslerinin nereden geldiğini anlamamı sağlıyor.
1997 yılında, Deir el-Bahari’de, yani Hatşepsut Tapınağı’nın bulunduğu bölgede,
köktenci bir terör örgütü tarafından turist kafilelerine yönelik büyük bir saldırı düzenlenmiş. O gün 62 kişi hayatını kaybetmiş. Ölenlerin büyük çoğunluğu turistmiş.
Bu saldırı, Mısır turizmi için bir kırılma noktası olmuş.
O günden sonra devlet, özellikle Nil’in güneyinde ve Abu Simbel gibi izole bölgelerde turist taşımacılığını tamamen kontrol altına almış. Sabah erken saatlerde, belirli güzergahlar üzerinden, polis ve askeri koruma eşliğinde hareket eden otobüs konvoyları zorunlu hale getirilmiş.
Yani bu bir tercih değil.
Bir güvenlik protokolü.
Ash anlatırken, yolculuğa başladığımız günden beri otobüste bizimle birlikte yol alan silahlı korumayı düşünüyorum.
Başta pek anlam verememiştim. Meğer bu da o olaydan sonra getirilen kalıcı uygulamalardan biriymiş.
Mısır devleti, turizmi hem korumak hem de kontrol altında tutmak için bu sistemi hala sürdürüyor. Özellikle çöl yollarında, sabah erken saatlerde, tek başına araçla ilerlemek neredeyse mümkün değil.
Ash şunu söylüyor:
“Bu sistem sayesinde, o tarihten sonra büyük bir saldırı yaşanmadı.”
Bir yandan rahatlatıcı, bir yandan da düşündürücü.
Çünkü bir ülkeyi gezerken, gördüğünüz tapınaklar kadar, neden bazı şeylerin bu şekilde yapıldığını da anlamaya başlıyorsunuz.
Saat sabah 04:00.
Hava karanlık.
Otobüsler peş peşe dizilmiş.
Önde ve arkada güvenlik araçları.
Herkes sessiz.
Kimse şikayet etmiyor.
Belki de hepimiz şunu hissediyoruz: Birazdan göreceğimiz şey, bu erken saati ve bu önlemleri fazlasıyla hak ediyor.
3,5 saatlik otobüs yolculuğunda ilerlerken kıyılar zaman zaman çöl sarısına, zaman zaman yoğun yeşile bürünüyor.
Tarlalarda çalışmaya gitmek için yol kenarında araç bekleyen köylüler, hurma ağaçları, uzakta deve sürüleri…
Her kare, binlerce yıldır pek değişmemiş bir hayatın yansıması gibi. Abu Simbel’e giden yol sadece çölün içinden geçmiyor.
Mısır’ın yakın tarihinin bıraktığı izlerin içinden de geçiyor.
Abu Simbel – Ramses II’nin Gücü
Yolculuğun en etkileyici duraklarından biri: Güneşin doğumuyla beraber Abu Simbel tapınağı
Aswan’dan çölün içinden geçen uzun bir karayolu yolculuğu…Ve ardından Abu Simbel’e gitmek üzere otobüsümüz otoparkta duruyor. Kısa bir rampa ineceğiz tapınağa varmak için. Yokuş aşağı yürürken yol hafif kıvrılmaya başlıyor.
Sağ tarafımızda Nasır Gölü ve üzerine yansıyan, henüz doğmaya başlayamış altın sarısı bir güneş! Hepimize bir ‘wouww!’ dedirtiyor. Yol tekrardan hafif sola kıvrılıyor.
Ve bir anda kumların arasından, dağın içine oyulmuş dört dev Ramses II heykeli beliriyor. İşte karşımda: Ramses II’nin Tapınağı. Güneşin doğuşunu izleyen dört Ramses II!
M.Ö. 13. yüzyılda, Yeni Krallık döneminin zirvesinde inşa edilmiş.
Ramses, kendisini tanrı seviyesine çıkaran bir firavundu ve bu tapınak da onun gücünü göstermek için yapılmış.
Dört dev Ramses heykeli…
Her biri yaklaşık 20 metre.
Ayakta durmuyorlar; doğrudan dağın içine oyulmuş durumdalar.
Abu Simbel – Ramses II’nin Taşa Kazınmış Mesajı
Abu Simbel’e yaklaştığımızda, tapınağın girişinde bizi karşılayan dört dev Ramses II heykeli insanın nefesini kesiyor. Her biri yaklaşık 20 metre yüksekliğinde ve ayakta değil, tahtta oturur pozisyonda tasvir edilmişler.
Ash biletlerimizi almış, herbirimize dağıtıyor. Ve anlatmaya başlıyor.
Bu heykeller Ramses’in belirli bir yaşını anlatmıyor. Ne genç ne yaşlı… Tam aksine, zamandan bağımsız, idealize edilmiş ve tanrısal bir Ramses var karşımda.
Antik Mısır’da firavunlar yaşlanmaz, yorulmaz, güç kaybetmez. Çünkü firavun, tanrılarla insanlar arasındaki düzenin vücut bulmuş halidir. Bu yüzden Ramses burada bir insan olarak değil, sonsuz gücün taş hali olarak duruyor.
Başlarındaki çift taç Yukarı ve Aşağı Mısır üzerindeki hakimiyetini, dizlerinin üzerindeki elleri ise düzeni ve kontrolü simgeliyor. Üstelik dört heykelin yüzleri neredeyse birebir aynı. Bu da Ramses’in kendini bireysel bir kraldan çok, devletin ve tanrıların bedene dönüşmüş hali olarak gördüğünü düşündürüyor.
Tapınağın içine girdiğimizde ise bambaşka bir mesajla karşılaşıyoruz. İçeride toplam sekiz adet Ramses II heykeli bulunuyor. Ama bunlar dışarıdakiler gibi yalnızca bir güç gösterisi değil.
Ramses burada Amon-Ra, Ra-Horakhty ve Ptah gibi büyük tanrılarla yan yana, aynı boyda tasvir edilmiş. Antik Mısır sanatında bu son derece iddialı bir durum. Normalde firavunlar tanrıların önünde daha küçük gösterilirken, Abu Simbel’de Ramses kendini tanrılarla eşit bir konuma yerleştiriyor.
Bu heykeller Ramses’in yaşını değil, tanrılarla kurduğu ilişkiyi anlatıyor: “Ben tanrılar tarafından seçilmiş değilim, ben de tanrısalım.”
İçerideki Ramses heykelleri de dışarıdakiler gibi genç, güçlü ve kusursuz. Çünkü Mısır inancında gücün kaybı kaos demek ve firavun asla zayıf gösterilemez.
Abu Simbel aslında sadece bir tapınak değil. Nubia halkına, düşmanlara, hatta tanrıların kendisine verilmiş dev bir mesaj. Her yıl 22 Şubat ve 22 Ekim’de güneş ışığının tapınağın içine girip Ramses’in yüzünü aydınlatması da bu mesajı gökyüzüyle mühürlüyor. Sanki Ramses, sadece yeryüzüne değil, güneşin kendisine de “buradayım” diyor. Abu Simbel’den çıktığımda aklımda tek bir düşünce kalıyor: Bu yapı bir anıt değil, iktidarın, inancın ve zaman üstü bir egonun mimariye dönüşmüş hali.
Kadeş Savaşı: Gerçek ile Anlatılan Arasındaki Büyük Fark
Tapınağın içindeki kabartmaların büyük kısmı, Ramses’in ünlü Kadeş Savaşı’nı anlatıyor.
Hititlere karşı yapılmış bu savaş, antik dünyanın en büyük ve en iyi belgelenmiş savaşlarından biri.
MÖ 1274 civarında gerçekleşen bu çatışmada, her iki taraftan da on binlerce askerin yer aldığı düşünülüyor.
Uzun süre tarih kitaplarında bu savaş “Ramses’in büyük zaferi” olarak anlatılmış. Ama modern arkeoloji ve tarih araştırmaları, bu anlatıya biraz mesafeli yaklaşıyor.
Bugün birçok tarihçiye göre Kadeş Savaşı’nın sonucu aslında net bir galibiyet değil. Askeri açıdan bakıldığında, savaş büyük ölçüde beraberlik ile sonuçlanmış. Ne Ramses Hititleri tamamen yenebilmiş ne de Hititler Mısır ordusunu geri püskürtebilmiş.
Ama işin ilginç tarafı tam da burada başlıyor. Ramses, bu savaşı nasıl anlatacağını çok iyi biliyor.
Tapınak duvarlarında Ramses’i tek başına düşman ordularını dağıtırken görüyoruz. Savaş arabasıyla cepheyi yaran, oklarını ardı ardına fırlatan, tanrılar tarafından korunmuş bir firavun olarak tasvir ediliyor. Hitit askerleri kaçıyor, düşman düzeni bozuluyor.
Tabi gerçekten ne yaşandığı değil, taşa kazınan hikaye önemli. Ramses için zafer, savaş alanında değil;
anıtta, kabartmada ve hafızada kazanılıyor.

Firavunların propaganda gücü tam olarak burada başlıyor, tıpkı şimdiki gibi!
Hikayeyi kim anlatıyorsa, hafızayı da o şekillendirir.
Ve binlerce yıl sonra bile biz, bu anlatının etkisi altında kalırız.
Kadeş Antlaşması: Savaştan Çok Daha Güçlü Bir Sonuç
Kadeş Savaşı’ndan sonra Mısır ve Hititler uzun süre daha çatışmayı göze alamaz. Çünkü bu kadar büyük ordularla yapılan savaşlar, her iki taraf için de son derece yıpratıcıdır.
Sonunda iki büyük güç, tarihe geçecek bir adım atar: Kadeş Antlaşması.
Bu antlaşma, birçok kaynakta tarihin bilinen ilk yazılı barış antlaşmalarından biri olarak kabul edilir.
Antlaşmada iki taraf da birbirine saldırmamayı, sınırları korumayı ve karşılıklı yardımlaşmayı kabul eder.
Hatta kaçan askerlerin ve sığınmacıların iadesi gibi maddeler bile yer alır.
Dikkat çekici olan şu: Bu bir teslimiyet değil, bir denge barışı.
Ramses tapınaklarında kendini “mutlak galip” olarak anlatırken, tarih bize bambaşka bir tablo bırakır.
Bu savaştaki en kalıcı kazanım, savaşın değil; barışın yazıya geçirilmiş olması.
Bugün bu antlaşmanın bir kopyasının Birleşmiş Milletler binasında sergilenmesi de boşuna değil. Bu belge, insanlık tarihinin çok erken bir döneminde bile çatışmanın yerine uzlaşmanın düşünülebildiğini gösteriyor!
Abu Simbel’de Işık Mucizesi: Güneşin Tanrılarla Buluştuğu An
Abu Simbel Tapınağı’nın içine girdiğimde herşeyden etkileniyorum. Ama akıllara durgunluk veren bir mühendislik hesaplaması var ki şaşkına dönüyorum o yıllarda nasıl yapılmış diye. Bu gözle hemen fark edilmeyen bir detayda saklı.
Tapınağın en arka odasında, kutsal odada yan yana oturan dört dev heykel var: Ra-Horakhty, Amon-Ra, Ramses II ve Ptah.
Yılın sadece iki günü, güneş doğarken tapınağın girişinden giren ışık, tam 60 metre boyunca ilerleyerek bu odanın içine kadar ulaşıyor. Bu iki özel gün:
- 22 Şubat (Ramses’in tahta çıkış günü olarak kabul ediliyor)
- 22 Ekim (doğum günü ya da yeniden doğuş günüyle ilişkilendiriliyor)
Güneş ışığı bu uzun yolculuğun sonunda Ra-Horakhty, Amon-Ra ve Ramses II heykellerinin yüzlerini aydınlatıyor. Ama bir heykel var ki, ona asla ışık düşmüyor!
Yer Altı Tanrısı Ptah ve Karanlığın Bilinçli Seçimi
Dördüncü heykel Ptah, yer altı dünyasının, karanlığın ve yaratımın tanrısı. Antik Mısır inancında Ptah, ışıkla değil, karanlıkla ilişkilendiriliyor. Ve inanması zor ama gerçek: Tapınağı inşa eden mühendisler, güneş ışığını bilinçli olarak Ptah’ın yüzüne değmeyecek şekilde hesaplamış.
Yani bu bir hata değil. Bu bir tercih!
Güneş, tanrıları ve firavunu selamlıyor. Ama yer altının tanrısı, her zaman karanlıkta kalıyor.
Bu, Antik Mısır’ın evrene bakışını çok net anlatıyor: Her şey aydınlık olmak zorunda değil. Karanlık da düzenin bir parçası!
Ramses II: Tanrıların Arasında Bir Firavun
Ortada oturan Ramses II heykeli ise boşuna orada değil. Işık, tanrılarla birlikte onu da aydınlatıyor. Bu sahne şunu söylüyor: Ramses, tanrılarla aynı düzlemde. Onlardan biri gibi.
Abu Simbel, sadece bir tapınak değil; taşa kazınmış bir kozmik mesaj. Güneşin, mimarinin, inancın ve gücün tek bir noktada buluştuğu bir anıt.
Ve bu ışık olayı şunu hatırlatıyor insana: Antik Mısırlılar için mimarlık, sadece taş dizmek değildi. Evreni anlamak ve onunla uyumlanmaktı.
Nefertari Tapınağı: Taşa Kazınmış Bir Eşitlik Hikayesi
Ramses II Tapınağı’nın hemen yanında, daha küçük ama anlam olarak en az onun kadar güçlü bir yapı yer alıyor: Ramses’in en sevdiği eşi Nefertari için yaptırdığı tapınak.
Tapınağın girişinde altı büyük heykel bulunuyor. Dördü Ramses II’ye, ikisi Nefertari’ye ait. Ama asıl çarpıcı olan şu: Nefertari’nin heykelleri Ramses ile aynı boyda yapılmış.

Eski Mısır’da bu, neredeyse görülmemiş bir durum. Normalde kraliçeler firavunun diz hizasında, hatta bazen ayak bileği seviyesinde tasvir edilir. Boy farkı, iktidar farkını anlatır. Burada ise bilinçli bir tercih var.
Nefertari, kendini tanrı olarak kabul eden bir firavunla eşit ölçekte gösterilmiş. Bu, sadece bir aşk göstergesi değil; aynı zamanda politik ve sembolik bir mesaj.
Antik Mısır ikonografisinde bu eşitlik, kadın ve erkeğin kozmik dengesi fikrine dayanıyor. Denge olmadan düzen olmaz. Ve Nefertari, Ramses’in düzeninin ayrılmaz bir parçası. Tabi ki en sevdiği eşi de bir yandan!
Tapınak, aşk tanrıçası Hathor’a adanmış. Hathor; sevginin, müziğin, doğurganlığın ve yaşam sevincinin tanrıçası. Nefertari de burada Hathor’un dünyevi yansıması gibi konumlandırılıyor.
Duvarlarda görülen inek kulakları, sistrumlar ve yuvarlak başlıklar Hathor’un sembolleri. Bu semboller, Nefertari’nin sadece bir kraliçe değil, sevgi, uyum ve dişil gücün yeryüzündeki temsili olarak görüldüğünü anlatıyor.
Bu yüzden tapınak sadece bir “eş tapınağı” değil. Bu yapı, bir kadının siyasi, ruhsal ve sembolik gücünün taşa dönüşmüş hali.
Abu Simbel’de yan yana duran bu iki tapınak, Mısır’ın güce bakışının iki yüzünü anlatıyor: Bir yanda tanrılarla eşitlenen firavun, diğer yanda onunla aynı boyda durabilen bir kadın.
Ve bu, binlerce yıl öncesinden gelen sessiz ama çok güçlü bir cümle!
Nefertari’nin Mezarı ve Duvar Resimleri
Nefertari’nin Kraliçeler Vadisi’ndeki mezarı, Antik Mısır’ın en zarif ve en iyi korunmuş mezarlarından biri kabul ediliyor. Duvarlardaki resimler olağanüstü canlı renklerle, neredeyse dün yapılmış gibi duruyor. Bu sahnelerde Nefertari’yi tanrıçalarla yan yana, öteki dünyaya hazırlanırken görüyoruz. Mezarda ölüm korkusu değil, bilgelik, zarafet ve yolculuk hissi var. Bu da Nefertari’nin sadece bir eş değil, ruhsal olarak da yüceltilmiş bir figür olarak görüldüğünü gösteriyor.
Ramses Neden Özellikle Nefertari’yi Öne Çıkardı?
Ramses II’nin birçok eşi vardı ama Nefertari’nin yeri her zaman ayrıydı. Onu tapınaklarda kendiyle aynı boyda tasvir etmesi, adına ayrı bir tapınak yaptırması ve yazıtlarda övgüyle anması tesadüf değil. Nefertari, Ramses için sadece sevilen bir eş değil; iktidarını, düzenini ve tanrılarla kurduğu bağı temsil eden bir figürdü. Antik Mısır’da aşk ile politika çoğu zaman iç içeydi ve Nefertari, bu dengeyi en iyi yansıtan kadınlardan biriydi.
Ramses II Bu Tapınağı Neden Nubya Sınırına Yaptırdı?
Abu Simbel, sadece bir ibadet yeri değil; açık bir güç mesajı. Ramses II bu tapınağı Nubya sınırına, yani güneyden gelen tehditlerin tam karşısına yaptırarak şunu söylemek istemiş: “Burada ben varım.”
Tapınak, Nil’den geçen herkese firavunun gücünü, tanrılarla kurduğu bağı ve Mısır’ın sınırlarının nerede başladığını hatırlatıyor. Dört dev Ramses heykeli, sadece tanrılara değil; Nubya halkına ve düşmanlara da bakıyor. Abu Simbel bu yüzden bir tapınaktan çok, taşa kazınmış bir bildiri.
UNESCO Kurtarma Operasyonu: Taşınan Bir Tapınak, Taşınamayan Bir Hafıza
Abu Simbel Tapınakları, yüzyıllar boyunca Nil taşkınları ve çöl kumları nedeniyle büyük ölçüde unutulmuştu. 1813 yılında İsviçreli kaşif Johann Ludwig Burckhardt, bölgenin yeniden varlığını dünyaya duyurana kadar tapınaklardan kimsenin haberi yoktu.
Ancak asıl büyük tehlike ise 20. yüzyılda ortaya çıktı. Assuan Yüksek Barajı’nın inşa edilmesi ve bunun sonucunda Nasır Gölü’nün oluşmasıyla, Abu Simbel tapınakları tamamen sular altında kalma riski ile karşı karşıya kaldı.
Bu noktada benzersiz bir karar alındı. UNESCO, dünya tarihinin en büyük kültürel kurtarma projelerinden birini başlattı.
1964 ile 1968 yılları arasında yürütülen bu operasyon, neredeyse imkansız denilen bir iş başarıldı:
- Tapınaklar dev taş bloklara ayrıldı
- Her biri10 ile 40 ton ağırlığında olan yaklaşık 16.000 parça tek tek kesildi
- 50 binden fazla blok numaralandırıldı
- Tüm yapı, orijinal konumunun yaklaşık 64 metre yukarısına ve yaklaşık 200 metre kuzeybatısına taşındı
- Yeni konumda, eski dağın birebir formunu taklit eden yapay bir sarp kayalık oluşturuldu
- Tapınaklar, tüm detayları korunarak yeniden birleştirildi
En etkileyici noktalardan biri ise şu: Güneşin tapınak içine düşme açısı bile korunmuş. Yani Ramses II’nin ışık mucizesi, yeni yerinde de aynı günlerde ve aynı şekilde devam etti.
1968 yılında tapınaklar yeni konumlarında yeniden açıldığında, Abu Simbel artık sadece antik bir anıt değil;
modern dünyanın mühendislik ve kültürel iş birliğinin de simgesi haline geldi.
Bu büyük kurtarma operasyonu, tapınakların dünya çapında tanınırlığını da artırdı.
Abu Simbel, zamanla sinema dünyasının da ilgisini çekti.
Beni Seven Casus (1977 – The Spy Who Loved Me) ve Mumyanın Dönüşü (2001 – The Mummy Returns) gibi filmlerde yer alarak popüler kültürün de bir parçası oldu.
Bugün Abu Simbel’e baktığınızda şunu bilmek çok etkileyici:
Gördüğümüz tapınak, aslında yerinden sökülüp yeniden kurulmuş bir mimari mucize.
Ama taşıyamadıkları bir şey var:
Bu yapıların binlerce yıldır taşıdığı anlam, güç ve hafıza.
Ve belki de Abu Simbel’in en büyük hikayesi tam olarak burada yatıyor.
Modern Dünya Antik Mısır’ı Kurtarırken Neyi Başardı, Neyi Başaramadı?
UNESCO’nun Abu Simbel’i kurtarma operasyonu, teknik olarak bakıldığında kusursuzdu.
Tapınaklar sular altında kalmadı.
Heykeller ayakta.
Güneş hala doğru günlerde doğru heykellere dokunuyor.
Ama Abu Simbel’in önünde durduğumda kendime şunu sordum:
Gerçekten her şey kurtarıldı mı?
Modern dünya, taşı ve formu kurtarmayı başardı.
Mimarinin ölçüsünü, oranını, hatta ışık hesabını bile korudu.
Ama mekanın ruhu konusu daha karmaşık.
Çünkü bu tapınaklar sadece birer yapı değildi.
Nil’in doğal akışıyla, çevresindeki sessizlikle, uzaklık hissiyle, hatta ulaşmanın zorluğuyla anlam kazanıyordu.
Bir tapınağa kolayca ulaşamamak, Antik Mısır’da bilinçli bir tercihti.
Kutsal olan her şey erişilebilir olmak zorunda değildi.
Bugün Abu Simbel’e asfalt yoldan, klimalı otobüslerle geliyoruz.
Bu kötü mü? Hayır.
Ama farklı.
Modern dünya şunu başardı:
Geçmişi görünür kıldı.
Ama belki de şunu başaramadı:
Geçmişle kurulan mesafeyi korumayı.
Antik Mısırlılar için tapınak, sadece bakılan bir yer değil;
hissedilen, beklenen, yaklaşılması zaman alan bir deneyimdi.
Bugün ise hız çağındayız.
Görüyoruz, fotoğrafını çekiyoruz, bir sonraki durağa geçiyoruz.
Bu bir eleştiri değil.
Bu bir tespit.
Abu Simbel, bugün hem antik bir tapınak
hem de modern dünyanın “kurtardık” diyerek yeniden tanımladığı bir anıt.
Ve belki de bu yüzden bu kadar etkileyici.
Çünkü içinde iki zaman aynı anda var:
Binlerce yıl öncesinin inancı
ve bugünün müdahalesi.
Nil üzerinde yol alırken aklımda bu düşünce vardı.
Bazı şeyler taşınabilir.
Bazıları korunabilir.
Ama bazı anlamlar, sadece ait oldukları yerde ve zamanda tamdır!
Gezgin Notu 🌍
Mısır yolculuğumun ilk kısmını bireysel, Abu Simbel, Nil Cruise ve tapınakları kapsayan bu bölümü ise TourRadar üzerinden satın aldığım ve Timeless Tour tarafından organize edilen bir turla yaptım.
Mısır karmaşık, yoğun ve zaman zaman zorlayıcı bir ülke. Dolayısıyla iyi planlanmış bir rota, bilgili bir rehber ve güvenli ulaşım fark yaratıyor. Benim için bu tur, hem zihinsel hem fiziksel olarak büyük bir rahatlık sağladı.
Aynı rotayı merak edenler için tur bilgilerini buraya bırakıyorum:
🔗 Tur linki:
https://www.tourradar.com/t/45553?utm_source=partner-fatospur&utm_medium=ambassador&utm_campaign=sharetour
🎟 Indirim Kodu: FatmaP50
Her zamanki gibi, bu bir “satın alın” çağrısı değil;
sadece yaşadığım ve iyi hissettiren bir deneyimin notu.
Yol kime ne zaman çağırır, bilinmez 🌿
Mısır Gezimin diğer yazıları:
Mısır Günlüğü: Nil Cruise ve Philae Tapınağı
Mısır’da 4. Gün: Giza Piramitleri, Sfenks ve Saqqara – Taşlara Yazılmış Güç
Mısır ve Rüya Gibi 10 Gün | Giza, GEM, Nil Cruise ve Kızıldeniz



