Dünyamız büyük bir sınavdan geçiyor. Covid-19 diye bir virüs ile tanıştık ve Corona ile belki de insanlık tarihinin ilk defa yaşadığı olaylara şahitlik ediyoruz bu günlerde. Salgınlar her dönemde olmuş elbet ama günümüzdeki seyahat edebilme kolaylığı belki de ilk defa bu salgının global olmasına sebep oldu. Sabırla, dayanışmayla ve evde kalarak elbette üstesinden geleceğiz ve yeniden sağlıklı günlerde seyahatlerimize başlayacağız. Yeter ki evde kalalım! Evde kalmanın en güzel yolu ise: Ye, dua et, sev!

Pek çoğunuzun bildiği gibi ‘Ye, Dua Et, Sev’ benim de en sevdiklerimden Elizabeth Gilbert’in bir kitabı. Bu güzel hikayenin filmi de çekildi ve film de en az kitabı kadar güzel.

Kendimden pek çok parça bulduğumdan olsa gerek Julia Roberts’in baş rolünü oynadığı filmi defalarca izledim. Her şeyden önce bir seyahat yazarının hikayesi… İtalya’dan, Hindistan’a ve oradan Bali’ye uzanan bir kendini bulma yolculuğu hikayede anlatılan.

Bu hikayeyi neden çok sevdiğimi düşündüğümde cevabı bulmak zor olmadı. Dediğim gibi öncelikle meslektaş olmamız da etkili ama daha önemlisi hepimizin ihtiyacı olan en temel değerleri işliyordu. Yemek, dua etmek ve sevmek… Sizce bu üç değer olmadan yaşanılabilir mi?

Tam da bu günlerde sanırım daha da ön plana çıkacak bu üç değeri Elizabeth Gilbert’in hikayesinden giderek deneyimlemeye ne dersiniz?

Yemeğin Kitabı İtalya’da Yazılır

Hikayenin ‘Ye’ kısmı Roma’da geçiyor. Zaten belki de en sevdiğim kısım bu. Sonuçta İtalya’yı ne kadar çok sevdiğimi hepiniz biliyorsunuz. Diğer yandan tabi ki yemek! Aileden gelen yemek yapma tutkusu daha sonra mesleğe dönüşünce, zaten ilgi alanımda olan bu tutkuyla daha çok okur, daha çok dener ve tabi daha çok da yer oldum 🙂

Şimdi bu aralar sağlıklı kalmak için evde kaldığımıza göre, hepimizin aklını en çok ‘ne yiyelim?’ sorusu meşgul ediyor değil mi? Sosyal medyada her gün çeşitli tarifleri deneyip paylaşanları siz de oldukça yoğun görüyorsunuzdur bu pandemi günlerinde. Denemeler güzel ama ölçüyü fazla kaçırıp Elizabeth’in Roma’da yaptığı gibi on kilo almadan bitirelim bu süreci 🙂

Şu günlerde pandemiyi en zor yaşayan ülkelerden biri olan İtalya’nın başkenti her zaman sanatın ve tarihin şehri ancak İtalya denilince yemek belki de sanattan önde geliyor.

Zeytinyağının, pizzanın, makarnanın, tatlıların, dondurmanın, kahvenin kitabının yazıldığı yer İtalya. Hikayede bir boşanma ve bir de mutsuz ilişkinin ardından İtalyanca öğrenmeye başlayıp, her şeyi Amerika’da ardında bırakıp Roma’ya geliyor Elizabeth..Elizabeth, başlangıçta yalnız geçen günlerin ardından yavaş yavaş İtalya’nın lezzetlerini ve Roma’nın güzelliklerini keşfe başlıyor. 

Bir barda kahve almaya çabalarken tanıştığı Amerikalı kız ile arkadaşlığı başlıyor ve bu kız İtalyanca ders veren erkek arkadaşını öneriyor. Elizabeth, bu ikili vasıtası ile kendine güzel bir çevre ediniyor ve başlıyor İtalyan hayatını keşfetmeye. 

Başında şık eşarpları ile Vespa’sına atlamış, binlerce yıllık binaların ve Arnavut kaldırımlı dar sokakların arasından işe giden bir kadın görüntüleri çıkıveriyor arada Roma sokaklarında.

 

Müzeler, mozaikler ile süslenmiş kiliseler, herkesin buluştuğu meydanlar, Michelangelo’nun heykelleri, Caravaggio’nun tuvalleri, Bernini’nin çeşmeleri, Raphael’in freskleri süslüyor film karelerini.

Trastevere, Testaccio ve Pigneto gibi restoranların ve gece hayatının daha canlı olduğu mahallelerde, süveterli, kareli pantalonlu ve ayağında ‘converse’leriyle hipsterlar gözüküyor arada bir…

Aperol Spritz, İtalyanların en sevdiği akşamüstü kokteyli…

Campo di Fiori gibi hemen her gün kurulan semt pazarlarında dolaşıyorlar Amerikalı arkadaşı ile. Pizzacılardan, taze meyve sebze satan tezgahlara kadar pek çok ürünler bulunur bu tezgahlarda. Etrafındaki restoranlarda oturup, şarkı söyleyen pazarcıları izliyorlar.

Makarnalar, çeşit çeşit etli sebzeli İtalyan yemekleri, tatlılar ve elbette dondurma yeniyor bol bol filmin Roma’da geçen sahnelerinde…

Pizza peşinde Napoli’ye kadar koşuyorlar. Ki bildiğiniz gibi Napoli, pizzanın ana vatanı 🙂

Kahve de unutulmaması gereken en önemli unsur söz konusu İtalya ise… Zaten dediğim gibi kahve almak için barda mücadele verirken tanışıyor ya Amerikalı kız arkadaşıyla da…

Dondurma yemeden Roma’ya gelmiş olmazsınız 🙂

Roma’da Romalı gibi yapılır. Önünüze çıkan tüm barlardan sadece bir avro verip bir espresso içip yola devam etmek bir gelenektir.

Şimdi Dua Etme Zamanı

Hikayenin ikinci bölümü yani ‘Dua Et’ kısmı biraz daha içe dönüşün hikayesi. Aynı bizlerin de bu sıkıntılı günlerde yapması gerektiği gibi. Biraz dinginlik, biraz sessizlik ve bol dua…

İnancımız ne olursa olsun her zaman dua ederiz, bazen farkında bile olmadan… Müslüman, Hristiyan, Budist, Hindu, ateist, deist, her neye inanıyor olursak olalım özünde bir yaratıcıya hepimiz inanırız ve farkında olmasak da dua ederiz. En azından bir şeyler isteriz, dileriz ya, işte bu da bir duadır zaten… O halde hep birlikte dünyamız için dua edelim bu günlerde… Dünyamız, doğamız ve sevdiklerimiz korunsun!

Gelelim şimdi Elizabeth’e! İtalya’daki sanatın, eğlencenin, lezzetin ardından bir anda karmaşa ve fakirliğin olduğu Hindistan’a geçiyoruz hikayede… Bir milyarlık nüfusuyla dünyanın en kalabalık ikinci ülkesinde din bir yaşam tarzı.

Bombay, Delhi, Kalküta Hindistan’ın en büyük şehirlerinden. Yüzölçümü de oldukça büyük olan ülkede Bombay kalabalıklığı ve kozmopolit oluşuyla dünyanın ikinci en büyük mega kenti.

Hindistan’ın en bilinen yapısı, Babür imparatoru Şah Cihan’ın genç yaşta kaybedip aşkından deliye döndüğü eşi için yaptırdığı Tac Mahal.

Allah biliyor ya iki kere gittiğim Hindistan’ı nedense sevemedim. Gerçi benim iki seyahatim de iş içindi ve fabrikaların olduğu bölgeler aşırı pis olduğundan belki de hayallerimdeki Hindistan’ı bulamadım. Oysa ki çocukluktan beri hayalim Hindistan’ı ve özellikle Tac Mahal’i görmekti.

Benim ilk gidişimde Temmuz ayıydı. Hava çok sıcak ve nemliydi. Tac Mahal’in havuzundaki su kurumuş, altın varaklar çalınmıştı. Ben çok hastalanmıştım ve tüm bunların etkisinden olsa gerek sevememiştim Hindistan’ı. Ama vaz geçtim mi? Hayır! Sağlıklı günlere kavuştuğumuzda bir Hint düğününe katılmak yapılacaklar listemde 😉

Hindu, İslam, Hristiyan, Jainizm, Sihizm ve diğer pek çok dine eve sahipliği yapan ve Hinduizm içinde çok tanrılı dine mensup Hindistan, daha çok yoga ve meditasyon kamplarıyla Avrupalı ve Amerikalı turistlerin tercih yeri, hikayemizdeki Elizabeth’in yaptığı gibi…

Bir meditasyon kampına giden Elizabeth, sessizlik eğitimlerinden, çeşitli meditasyon eğitimlerine katılıyor. Her tanıştığımız kişinin bir hikayesi vardır ya, Elizabeth’in de burada tanıştığı genç bir Hindu kız bize oradaki evlilik geleneklerini anlatıyor. Ve bir Hint düğünü, Elizabeth’in farkındalıklarını artırıyor.

Tac Mahal’de poz veren Hintli bir aile…

Hindistan’da evlilikler aynı kast içerisinde ve çoğunlukla görücü usulü yapılıyor. Kızın da pek söz hakkı yok. Damadın mesleği ve kazancı seçilmesinde önemli rol oynuyor. Düğün masrafları kızın ailesi tarafından karşılanıyor ve damada ‘drahma’ ödeniyor; bizdeki başlık parası gibi..

Elizabeth de bu düğüne katılıyor. Din adamı kırmızı duvak örtülü kızın alnına ve damada kırmızı bir nokta sürüyor. Üstlerine kırmızı gül yaprakları atılıyor ve danslar başlıyor. Anlıyoruz ki farklılıklarımız olsa da, duygularımız aynı dünyanın neresinde olsak da…

Kalbini Açarsan Seversin

Aşk, sevgi dünyanın en güzel duygusu ola gerek. Sadece karşı cinse değil, aileye, çocuğa, doğaya, dünyaya olan sevgidir bizleri huzura erdirecek olan. Zor günler yaşasak da belki unutmaya başladığımız pek çok şeyi hatırlattı bu deneyimler bize. Her şeyden önce belki de sevmenin ve sevdiklerimizin önemini… Sahip olduklarımızın ne büyük zenginlik olduğunu… Doğaya saygıyı… Umarım her şey geçtiğinde unutmaz ve bundan bir tecrübe ederek devam ederiz yolumuza…

İşte Elizabeth de, İtalya’da lezzeti keşfedip, Hindistan’da kendini ve hayatı bir parça daha tanıdıktan sonra, Bali’ye geçiyor.  

Bali, Endonezya’nın en bilinen adalarından biri. Turkuaz renkli denizi, muhteşem doğası ile dünyadaki cennet olarak anılan Bali, balayı için tercih edilse de bir yandan da dijital göçebeler ve yoga severlerin sadece gezmek için değil yerleşip, yaşamak için tercih ettikleri bir rota.

Filmin en başında bir seyahat yazarı olarak Bali’ye gelen Elizabeth, orada bir guruya gider. El falına bakan guru, ‘buraya tekrar döneceksin’ demiştir ve hikayenin üçüncü bölümünde işte yeniden Bali’dedir.Bali’de yaşamın en güzel yanı insanlarla iç içe olmak. Ruhani derinlik ve yoga alanlarının bolluğunun yanında, aynı zamanda muhteşem bir doğa, cam gibi denizler, deniz ürünlerinin yoğunlukta olduğu harika bir mutfak ve plaj partilerinde eğlence de var. Yani hem içe dönerken, hem de sosyalleşme imkanı çok.

 

İşte Elizabeth için de hikayenin son bölümü aynen böyle oluyor. Hayattan ne istediğini daha derinden fark ederken, Bali’de tanıştığı Felipe ile mutluluğa doğru yelken açıyor.

Ne diyelim onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine… Ye, dua et, sev diyelim ve en kısa zamanda sağlıklı günlerde, yeni rotalara yelken açalım hep birlikte…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.