Kodak çek-at makine ile çektiğim panoramik Times Square fotoğrafı...

New York’a İlk Gidişim…

Amerika denilince akla ilk gelen şehirlerden biri New York. Meşhur Times Square ve rengarenk ışıkları, devasa gökdelenler, Empire States binasının tepesinden seyredilen manzara, şehrin akciğeri Central Park, meşhur Beşinci Cadde, her şeyi ile insanın başını döndüren New York… Nam-ı diğer ‘Big Apple’ yani ‘Büyük Elma’  New York kalbimi çalanlardan…

Bu çılgın şehre ilk gidişim iş sebebiyle. Sanırım sene 2001… O sıralarda bir denim (jean) ihracatı yapan bir fabrikanın yöneticisiydim ve Abercrombie & Fitch en büyük müşterilerimden biriydi. Üretim sırasında renkte bir hata olmuştu ve ürünler elimizde kalırsa zarar o kadar büyük olacaktı ki çözüm için bizzat gidip görüşmem gerekliydi.

Abercrombie’nin fabrikası Ohio eyaletinin Columbus şehrindeydi ve ben New York’a uçup, oradan aktarma yapacaktım.

Aktarma sırasında bir gece New York’ta kalmam gerekiyordu. Kaldığım Plaza Hotel, New York’un göbeğinde ve hemen önündeki Central Park da odamın manzarasıydı. O zamanlar şimdiki fotoğraf makineleri yok, hatta o dönemlerde popüler olan Kodak çek-at makinelerden bir tane almıştım, odamdan bir Central Park manzara fotoğrafı çeker çekmez son derece uykusuz olmama rağmen otele girer girmez kendimi dışarı attım.

Görüntüdeki ip neydi hiç hatırlayamıyorum 🙂

(Dönüp de fotoğrafları tab ettirdiğimde bir sürpriz çıktı karşıma. Meğer aldığım film panoramikmiş, ince uzun çıkan fotoğraflar tahminimden daha çok hoşuma gitmişti. İşte o dönemin filmli makinalarının sürprizi, kaç fotoğraf ve nasıl çıkacak hiç bilemezdik!)

New York’un çılgın ve teknolojik havasıyla tamamen tezat olarak, tam da Plaza Hotel’in önünden Central Park gezisi için faytonlar kalkar. 3382 dönümlük devasa bir parkın onca yeşilliği ve nostaljik fayton gezisi, şehrin devasa gökdelenlerini, ışıl ışıl tabelalarını, lüks mağazalarını, çılgın ve tıka basa dolu restoranlarını, sabahlara kadar durmayan bar ve gece hayatını bir anda unutturur size…

Ben de şehri keşfime Central Park’ta fayton gezisi ile başladım. Hikayeye göre burası ilk özgür siyahilerin yerleşim yeri olan Seneca Köyü imiş. John ve Elizabeth Whitehead, kendi yerlerini parselleyip 200 hisseye satınca 1825 yılında New York’un silueti değişmeye başlamış.

25 yaşındaki Afro-Amerikan ayakkabı boyacısı Andrew Williams ilk üç hisseyi 125 dolara, mağaza çalışanı Epiphany Davis ise 12 hisseyi 578 dolara almış ki o zaman için bence çok büyük para. 1825 -1832 yıllarında siyahilerin burada hisse almaları sonucu Seneca Köyü kurulmuş. 1827 yılında New York’ta kölelik kalkmış. Resmi olarak kölelik kalksa da tabi zihinlerde devam ettiği için (hatta günümüzde bile) ayrımcılık sürdüğü için siyahiler için hayat hala zormuş. Bu yüzden Seneca köyü adeta bir kaçış noktası olmuş.

1840’lı yıllarda şehrin bazı üyeleri büyük bir park yapılmasını istemiş. Central Park’ın tarihini anlatan bir makaleye göre köyün yeri hastalık saçan bir ‘bataklık’ ve orada yaşayanlar da ‘kan emici’ olarak nitelendirilmiş.

Ne yazık ki evleri az bir ödeme karşılığında  tahliye edilmiş. Pek çok çocuğun büyüdüğü evler yıkılmış ve yaklaşık 1600 yoksul siyahi evsiz kalmış.

1857 yılında parkı nasıl ıslah ederiz diye bir yarışma düzenlenmiş. Frederick Law Olmsted ve ortağı Calvert Vaux’un projesi yarışmayı kazanmış. Dünyadaki ilk peyzaj çalışması olarak da tarihe geçmiş. Ancak nasıl bir dram üzerine kurulduğundan neredeyse hiç bir yerde bahsedilmemiş. 1992 yılında Roy Rosenweig ve Elizabeth Blackman tarafından ‘Park ve İnsanlar: Central Park’ın Tarihi’ adlı makale yayınlanıncaya kadar da bu gerçek pek konuşulmamış.

1876 yılında halka açılan parkın maliyeti 200 milyon dolar. Her yerinde sincap dolu parkın uzunluğu bir uçtan bir uca beş kilometre. Yılda 42 milyon ziyaretçi alan parkta (New York yılda 50 milyon ziyaretçi alıyormuş) havuzlar ve gölet var. Hatta kışın bir buz pisti de kuruluyor. İçinde konserler gibi pek çok etkinlik düzenleniyor. Hatta park içinde Metropolitan Art Museum – MET (Metropol Sanat Müzesi) dahi var. Ayrıca ‘Kleopatra’nın İğnesi’ adı verilen Heliopollis’te Güneç Tapınağı olarak inşa edilen 3500 senelik bir Mısır obeliski de 130 yıl önce parka getirilmiş. Bu heykelin insan eliyle yapılan en eski tarihi eserlerden olduğu söyleniyor. (Sanırım Göbekli Tepe bulunmadan önce böyle düşünmüşler :))

Parkın ilk açılış tarihçesi bu ancak 1970’lere doğru park organizasyonluk, ekonomik sorunlar gibi nedenlerle çöp yığınına dönmüş, gölet leşe dönüşmüş ve 1980 yılında, tamamen gönüllülerden oluşan New York insanları tarafından, parklarını kurtarmak için Central Park Conservancy kurulmuş ve bağışlar yoluyla para toplayarak parkı yeniden güzel ve bakımlı hale getirmişler.

Gezimiz bitip de son durağa yaklaşınca, yakışıklı faytoncu bana nerede kaldığımı sordu. ‘Plaza Hotel’ cevabını duyunca, başını hızla arkaya bana doğru çevirip şaşkın bir yüzle ‘ünlü müsünüz?’ diye soruşunu unutamam…

Akşama doğru da kısıtlı vaktimle, görmeden olmaz diye düşündüğüm Times Square ikinci adresim oldu. Teknoloji ve çılgınlığın delice bir güzellikte buluşma hali!

New York’un akıllarda kalan görüntülerindeki meşhur sarı taksileri…

7. Cadde, 42. Cadde ve Broadway’in kesiştikleri meydan! Esas ismi ‘Longacre Square’ iken, 1904 yılında New York Times gazetesinin merkezini buraya taşıması şerefine adı Times Square olarak değiştirilmiş.

Devasa dijital billboardlarla, neon ışıklarıyla özellikle gece saatlerinde rengarenk olan meydanın en akılda kalıcı hali, her zaman tepede duran Coca-Cola reklamı. Yılbaşı gecesinde One Times Meydanı’nda bir tane topun yere düşüşü en büyük ritüellerden biri adeta. Bu olayı görmek için o soğukta genç, yaşlı herkes bu meydana dolar ve saatlerce topun düşmesini bekler.

Dip not: New York kışın oldukça soğuk olur, yazın da çok sıcak! En ideal ziyaret ilk ve sonbaharda…

Sabaha karşı ise, herkesin evlerine çekildiği saatlerde eğlence mekanlarının çalışanları, 24 saat açık restoranların sabah vardiyası işçilerinin değişimi, gökdelenlerin güvenlik, temizlikçi gibi çalışanlarının telaşla işlerine koşturdukları bir meydan burası…

Meydanın Broadway tarafında ABC TV’nin binası önünde hafta içi her sabah ‘Good Morning America’ programının çekimleri yapılır ve turistler bu canlı yayında kendilerini gösterme telaşı içine girerler.

TV programı çekimleri…

Mesailerin başlamasıyla 42. Caddedeki şehrin en büyük metro durağından akın akın insanlar çıkar. New Jersey’den otobüs ile gelenlerin indiği Port Authority’den gelenlere karışıp telaşla işyerlerine doğru koşarlar ellerinde kahve kartonları ile…

Sokak müzisyenleri, arada geçerken vaaz veren din görevlileri, Broadway şovları için kuyruğa girmiş insanlar, atlı polisler, dev müzik mağazası Virgin önünde cd imzalatmaya çalışan gençler, mağazalar, kuyumcular, Toys r Us mağazasının dev ekranı, kostümlü karakterler, barlar, restoranlar, tiyatrolar, müzeler, M&M draje çikolata mağazasının gülümseyen dev drajesi ve daha neler neler…

M&M mağazası

Her gün yaklaşık 330.000 kişinin bulunduğu meydan hele ki şimdilerde daha da değişiyor ve artık teknolojik imkanlar ile en sevdiğiniz pop yıldızının hologramıyla birlikte şarkı söyleyebilecek, kripto paralarınızı harcayabilecek ve sürekli değişen bu dijital sanata hayran kalacaksınız.

TSX Broadway isimli 46 katlı eğlence mekanı, yaratıcısı David Levinson taraffından ‘Dikey Disneyland’ olarak olarak tanımlanmış ve kumar olmaksızın ‘Times Meydanı ve Las Vegas ile keşisen bir metaverse’ olacağını söylemiş. Ne çılgınlık ama!

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.