Los Angeles seyahatimiz tüm hızıyla devam ediyordu. Mesafeler haritada yakın gözükse de, nereye varmak istiyorum desen en az dört saat araba kullanmak gerekiyor. Biz de bu yüzden yeni rotamız San Francisco için uykumuzdan fedakarlık edip sabahın körlerinde düştük yollara.

Sabah güneş henüz doğarken başlayan yolculuğumuz…

Yolculuğumuzun üçüncü günümüzde sabah saat beş civarı kalkıp yeniden yola koyulduk. Bu sefer istikamet San Francisco! Kutsi’nin Miami’den gelen akrabaları ile Marina ve Manuel orada buluşup, hızlandırılmış bir tur yapıp akşama da geri dönecektik.

Los Angeles – San Francisco arası araba ile neredeyse yedi saat sürüyor. Gidiş için iki yol alternatifi var. Birisi daha kısa olan otoban yolu, diğeri de çok güzel manzaralar sunan okyanusa paralel devam eden yol. Biz elbette ikincisini seçtik ama henüz güneş doğmadığı için o manzaraları pek göremedik.

Bir marketin önünde durup, kahvaltılık bir şeyler alıp yola devam ettik. Marketler yine Amerikan ölçülerinde, yani devasa. İçeride yok yok!

Güneşi görür görmez kıyı kasabalarında birine girdik yine de görelim diye. Sahil çok güzeldi ama saat çok erken olduğu için ne bir insan, ne de açık bir dükkan gördük. Keyifli evleri seyredip yola devam ettik.

Kısa molanın ardından, ilk durağımız Santa Clara. Onları The Plaza Suites otelinden alıp bir saat daha San Francisco’ya doğru araba kullandık.

San Francisco dünyanın en huzurlu, düzgün ve yaşanabilir şehirlerinden biri olarak tanımlanıyor.  ‘San Francisco’ya gidip aşık olmamak, o ihtişamlı Golden Gate Köprüsü’ne çöken sisin yarattığı manzarayı hayal edip tebessüm etmemek pek mümkün değil’ diye okumuştum bloglardan birinde… Gerçekten de haklılarmış.

Şehir, sanki bir masal ya da bir film için dekore edilmiş gibi. Harika restoranlar, herkesin evinin önündeki ekili- biçili bahçesi, hele birbirinden şirin rengarenk Victoria tarzı evler ile tam bir film karesi.

Biz San Francisco gezimize sahilden başladık. Sahil boyunca dizilmiş iskeleler de San Francisco’nun simgelerinden biri. Fishermans Wharf, sahildeki bölgeye verilen isim. Pier 39, sahil boyunca dizili ve bölgeye dahil olan iskelelerin en meşhuru..

Her yerde olduğu gibi burada da park ciddi sorun. Otoparkların bir saati bile 25 dolar olabiliyor. Bu yüzden nereye park ettiğinize çok dikkat etmeniz lazım.

Biz ara sokakta bir otomatın olduğu yere park ettik. Kaç saat kalacağınıza göre hesap yapıp  otopark parası ödüyorsunuz. Tahmininizden fazla kalırsanız dönüşte farkını ödeyebiliyorsunuz. Bu tarz park alanları çok daha hesaplı. Biz iki saat için beş dolar civarında ödedik. O kadar güzel sonbahar yaprakları vardı ki park ettiğimiz yerde, ben ve Maria hemen ağaç altı pozlarımızı veriverdik.

Pier 39 o kadar kalabalıktı ki birbirimizi kaybedeceğimizden bile korktuk. Burada pek çok iskele ve restoran var. Yemek için bir yerler aradık ama her yer hem çok turistik, hem de çok kalabalık.

Ekşi mayalı ekmek içinde çorba servisi yapan Boudin, ilk tercihimiz oldu ama içeri girince bahsedildiği kadar de iyi olmadığını gördük ve vazgeçtik.

Santa Monica’da da kalabalıktan giremediğimiz Bubba Gump yine çok kalabalıktı. Biz de Pier Market Seafood Restaurant isimli başka bir deniz ürünleri restoranına girdik. Ben ve Marina  balık çorbası ve karidesli sandviç, Kutsi ve Manuel ise deniz mahsulleri tabağı aldılar. Çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Fiyatları ise genel LA standardında.

Fishermans Wharf’un karşısı Alcatraz Adası. Adadaki, hakkında pek çok film çekilmiş, yüz seneye yakın bir süre hapishane olan bina, suçluların ne şartlarda yaşadığı ve nasıl kaçmaya çalıştığını anlatan hikayeleri ile bugün bir müze. Adı İspanyolcada ‘Pelikanlar Adası’ anlamında gelen hapishanede Al Capone gibi suçlular da kalmış. Gitmek istenirse Pier 39’dan bilet temin edilebiliyor ama bizim vakit sıkıntımız olduğu için gidemedik ama uzaktan da olsa bir fotoğrafını aldık.

San Francisco küçük ama çok sevimli bir şehir. Aslında bir günde bile gezilebilir ama keyifli gezmek için bir gece konaklamak ideal olur. Bizimki biraz hızlandırılmış tur olduğu için arabayla gidebileceğimiz yerleri tercih ettik.

Lombard Caddesi akıl almaz bir araba yolu. Ömrümde bu kadar zikzaklı bir yoldan daha geçmedim. Yolu aşağıya inebilmek için sekiz kere dönmek gerekiyormuş. 1920 senesinde arazinin sahibi, çok dik bir yokuş olduğu için güvenle inilip çıkılması için böyle bir şeyi akıl etmiş ama bugün şehrin en turistik noktası haline gelmiş.

Herkes sadece bu zikzaklı yolu görebilmek için gerek yürüyerek, gerekse araba ile inmeye çalışıyor. Yolun başında ise bir yukarı bir aşağı yolcu taşıyan, bir çoğumuzun San Francisco Sokakları dizisinden hatırlayacağı meşhur San Francisco tramvayı.

Yokuşlu yollardan sadece turistik amaçlı biniyor herkes tabi ki bu tramvaya. Hatta Lombard caddesinin başında inerek buradan da yürüyerek aşağı iniyorlar.

Tramvay, San Francisco’nun bir başka simgesi. Keşke vaktimiz olsaydı muhakkak binmek isterdim. Yıllarca dizide seyrettiğimiz, çocukluğumuzda aklımıza kazınan meşhur tramvay San Francisco ruhunu yaşamak için mükemmel bir yol bence.

Biz Lombard Caddesi’nden araba ile inerek yolumuza devam ettik. Sanırım bir kaç yüz metrelik bir yolu hem kalabalık, hem de yavaşlıktan dolayı yarım saatte indik. Ama bu yol kesinlikle görülmeye değer!

Buradan rotamızı meşhur sembolik evlere çevirdik. Yol boyunca şehir merkezinden de geçtik. Her yerde olduğu gibi gökdelenler, gökdelenler…

Painted Ladies, yan yana dizilmiş son derece güzel renkli evlerin adı. Bir San Francisco Köprüsü, bir de bu evler sanırım bu şehirdeki en çok fotoğrafı çekilen öğeler. İsmi de pek manidar: Boyalı Bayanlar! 

Alamo Meydanı Park’ının tam karşısındaki Victoria Dönemine ait 1890 yıllarında yapılan bu evlerden eskiden daha çok varmış fakat deprem ve savaş sonrasında günümüze maalesef bu kadar kalmış.

Renkleri ve tarzının yanında, pek çok balkona ve geniş bir verandaya sahip olması da bir diğer özelliği. Az olsalar da çok güzeller ve San Francisco’nun simgesi olmayı hak etmişler. Karşıdaki parktan en güzel fotoğraf açısını veriyor ama ne yazık ki önüne park etmiş arabalar bu güzellikleri biraz bozuyor. Evlerin içini çok merak ettiğimi söylemeden geçemeyeceğim.

Bir sonraki durağımız ise Golden Gate Köprüsü. Bu kırmızı köprü şehrin kesinlikle en önemli simgesi ve dünyada tanımayan sanırım yok. Buraya özgü iklim ve onun yarattığı Stratüs denilen bulutlar yüzünden köprü genelde sisli gözüküyormuş.

 

Köprüyü değişik açılardan görebilen bazı yerler var ki bunlardan biri de Baker Beach Presidio of San Francisco! Köprüyü aşağıdan gören bu sahil, dalgalarla gün batımında muazzam manzaralar sunuyor. Fotoğrafçılar için bir cennet.

Kumsal bile oldukça güzel. Kıyıya vuran dalgalarla köprünün kırmızısı birleşince gerçekten oldukça güzel fotoğraf kareleri ortaya çıkıyor. Beni buradan zor ayırdılar ama dönmek zorunda olduğumuzdan kısa turumuz sona ermekteydi.

Tepeden görmek isterseniz Battery Spencer, aşağıdan görmek isterseniz ise Fort Point noktaları diğer çekim açıları olabilir. Ben en çok köprüyü boydan boya yürümeyi isterdim. Ancak ne yazık ki gün battı ve dönüş saati geldi. Önümüzde yedi saatlik dönüş yolu vardı ve ertesi sabah yine beşte kalkıp bu sefer Las Vegas’a doğru yola çıkacaktık. Bu yüzden aklımızda olan pek çok şeyi yapamadan dönüş yoluna geçtik.

Aklımızda kalan nelerdi derseniz, San Fransisco Gezilecek Yerler Listesi’ndeki diğer noktalar olan şehrin en bohem ve en Meksikalı yerlerinden biri olan San Francisco’nun Mission Bölgesi bunlardan biriydi. Şehrin ne güzel Meksika restoranları ve Meksika muralları (duvar resimleri) bu bölgede. Aslında köprüye ve Pier 39’a çok yakın. Biz en Meksika restoranı olarak La Taqueria’yı ve kahvaltı olarak da Tartine’i tavsiye aldık, darısı sizin başınıza…

Gidemediğimiz diğer bir yerlerden biri ise alışveriş ve güzel yemek için doğru adres olarak önerilen Union Square, diğeri ise hemen her büyük Amerika şehrinde olan, Çinliler kendi geleneklerini, göreneklerini ve dillerini rahatlıkla yaşayabilmekte olduğu San Francisco Çin Mahallesi. ‘House of Nanking’ ise buradaki restoran tavsiyesi.

Castro Mahallesi, bu şehirde gezilecek yerlerden bir diğeri. Amerika’nın ilk gay muhiti olan Castro, aynı zamanda gaylerin de sembolü olmuş. Bu mahalleye geldiğinizde binalarda dalgalanan gökkuşağı bayraklarını görebilirsiniz. Ancak gay mahallesi olarak ünlense de aslında burada yaşayanlar hep gayler değil. Aileler ve çocuklar da bu mahallede güven içinde yaşıyorlar. Haziran ayında da ‘Gay Parade’düzenleniyormuş bu mahallede…

Eğer San Francisco’da iki gün kalacaksanız benim yine çok aklımın kaldığı bin senelik dev Sekoya ağaçlarının olduğu Muir Woods ormanına mutlaka gidin. 150 milyon yıl önce Sekoya ağaçları tüm Amerika kıtasında yetişmeye başlamış olmasına rağmen günümüze kadar burası dahil bir elin parmaklarını geçmeyecek noktada kalmışlar çünkü maalesef hepsi kesilmiş. San Francisco’nun sürekli sisli olmasının yarattığı nem ise, bu ağaçların hayatta kalabilmesinin en önemli sebebi olmuş.

Sakura yani kiraz ağaçlarının çiçek açma döneminde Japonya’ya gitmek en büyük hayallerimden biri. Oraya gidemeseniz de San Fransisco’da da bunu görebileceğiniz bir bahçe var. Golden Gate Parkı’nın içinde bulunan Japanese Tea Garden (Japon Çay Evi). Bu bahçeyi Japon Makoto Hagiwara yapmış ve savaş çıkınca diğer Japon asıllı aileler ile birlikte kamplara gönderilmiş ve ne yazık ki bir daha da geri dönememiş. ‘Fortune Cookie’ denilen, içinde fal çıkan kurabiyeleri da yaratanın Makoto olduğu söyleniyor.

Göremediğimiz yerler aklımızda ve kalbimizde ama gördüklerimizin sevinciyle yeniden dönüş yoluna koyulduk. Malum önümüzde yeniden sekiz saatlik bir yol var Los Angeles’a dönmek için. Ertesi gün yine gece yarısı kalkıp bu sefer doğuya, günahlar şehri Las Vegas’a doğru çıkacaktık.

CEVAP VER